Sen misin Uyuni Suyuni Bilmediğin Yere Giden

Kimi çöl diyor, kimi göl. Kesin olan tek şey ise deniz seviyesinden 3653 metre yükseklikte, 12,106 km²’lik alana yayılan bir beyaz evrende olduğumuz. İçinize saflık ve ferahlık saçan, ufuk çizgisinin kaybolduğu bir sonsuzluk. Neresi yer, neresi gök anlamak zor. Sanki bulutların üzerinde yürüyormuşsunuz gibisinden bir duygu. Buradan bir yılda elde edilen ortalama 20000 ton tuzun 18000 tonu insan tüketimine yönelik kullanılırken, geri kalanı hayvansal amaçlı kullanılıyormuş. Yüzeyin altındaki lityum yatakları ise önümüzdeki yüz yıl boyunca Bolivia ekonomisini kalkındıracak zenginlikteymiş. Günümüzden 40000 yıl öncesinde bu bölge, dev bir prehistorik göl olan Minchin Gölü’nün bir parçasıyken, kuruyarak ardında Poopó ve Uru Uru gölleri ile Salar de Coipasa ve bundan daha büyük olan Salar de Uyuni’yi oluşturmuş. ABD’deki benzeri Bonneville Tuz Rezervi’nden yirmi beş kat daha büyükmüş. Çöl deyip geçmeyin, ayrıca Güney Amerika’ya has üç pembe flamingo türünün de üreme alanıymış.

Lafı daha fazla uzatmadan tuzdan yapılmış otelimizdeki ilk çöl gecemize geçiyorum. Hatırlarsanız, geçtiğimiz hafta bu bembeyaz evrende, dev gölgelerimizle eğlenerek güneşi batırıp tuzdan otelimize yerleşmiştik. Güneşi batırdık dediysem öyle aklınıza akşam suları falan gelmesin! Umduğumuzdan çok daha erken bir saatte otelin önüne park eden İngilizce bilmez şoförümüzle birlikte cipin üstüne yüklediğimiz eşyalarımızı indirdikten sonra odalarımıza yerleştik. Adam da ne yapsın bizi eğlendirmek için çölün orta yerinde?! Turun ilk günkü programını tamamlamışız, bir aracın içinde beş kadın, bir erkek, herkes ayrı telden konuşuyor. Kiminin tuvaleti geliyor, kimi fotoğraf çekmek istiyor. Eşyalarımızı odalarımıza atıp otel girişindeki toplanma alanına gidiyoruz. Çok geçmeden ortam daha da kalabalıklaşıyor. Her tur kendi masası etrafında toplaşıyor, şoförler çay, kahve ve tuzlu, tatlı bisküvi servisi yapıyor. Arkadaş, yokluk ne fena şey yahu! Sanırsın ki onca para verip oralara kadar giden gezginler, hayatlarında hiç bisküvi yememiş! Öylesine bir “kapanın elinde kalıyor manzara”sı ????Biz de tabi ki… Normal şartlarda belki de elimize bile almayacağımız o bisküviler, üzerine altın tozu serpilmişçesine kıymetleniyor.

Ortada uyduruktan bir soba yanıyor ama, bizden daha kalabalık olan şamatacı gençler etrafına doluştukları için biz pek nasiplenemiyoruz. Karanlık çöker çökmez akşam yemeği kumanyası geliyor. Tabaklar, tencereler masaya bırakılıyor. Paylaşımı ise kendimiz yapıyoruz. Neyse ki işe atlayan demir çene Fransız kız, bölüşümü adaletli yapıyor. Yan masada şarap içerek şamatayı iyicene artıran gruba bakışımızı görünce halimize acıyan şoförümüz “yarın akşam sizin de bir sürpriziniz var” diyor. Burada yapılacak en güzel şey katalitik de olsa o sobanın başına oturup bira ya da şarap içmek ama çöl ortasında olunca fiyatları tahmin etmeniz güç değil. Üstüne bir de yüksek irtifa sorununu ekleyin! Yola çıkarken şarap almayı düşündük düşünmesine ama hangi bir ihtiyacını alacaksın?! Zaten bir kasa dolusu su aldık. Tuvalet kağıdıydı, sırt çantalarıydı, uyku tulumlarıydı derken, bir de aracı altı kişi paylaşıyoruz ve yük, her akşam inip, her sabah tekrar yükleniyor. Çaya, çorbaya, suya devam. Şaka bir yana, bu keskin çöl soğuğunda sıcacık çorba da ilaç gibi geliyor.

Yemek biter bitmez bizim araç yolcuları odalarına uykuya çekiliyor. Ne de olsa sabah gün ağarmadan yola çıkacağız. Biz muhabbete devam ediyor, soba başını işgal etmiş şamatacı gruba bitişiyoruz. Geceyle birlikte soğuk öylesine kendini hissettiriyor ki, sobanın orada olduğunu bile bile ucundan bile yararlanmamak hiç bize göre değil. Zaten şamatacı grubun da bira takviyesiyle promil seviyesi artıyor, yanaştığımız anda muhabbet başlıyor. Biz de sobanın ucundan da olsa yanına yanaşabiliyoruz. Gençlerin çoğu üniversite öğrencisi ve Avrupalı. Bizim Türk olduğumuzu öğrenince pek şaşırıyorlar. Bir de muhtemelen benim ağzımın içinde geviş getirircesine döndürdüğüm coca yapraklarına şaşırıyorlardır kanımca.

Yine zor bir geceye hazırlanıyoruz. İrtifa yüksek, oksijen az ve çölün ortasına tuzdan yapılmış bir otelde ısınma sistemi aramayacağız elbette! Odada iki tane tuzdan yatak var, sabaha kadar yala, dur ???? İçerisi buz gibi. Vücut ısılarımızı olabildiğinde verimli kullanabilmek için tek bir yatağa sığışıp, odada ne varsa üzerimize örtüyor, oksijensizliği pek düşünmeden uyumaya çalışıyoruz. Ancak bu, bu sefer pek de kolay olmuyor. Montla, bereyle, eldivenle girdiğim yatakta tam da dalmaya çalışırken hafiften yoklayan bir nefes darlığı önce kalp ritmimi bozuyor, sonrasında ise karın ağrısıyla, mide bulantısı arası bir rahatsızlık yayıyor. Sırt üstü yatarak, iç sesimle beynime olumlu sinyaller yollamaya çalışıyor, fazla hızlanan nabzımı yatıştırmaya çalışıyoruz. Tam olacak gibi derken Yoldaş yataktan fırlayıp, küçücük otel odasında, iki yatağın arasındaki boşlukta volta atmaya başlıyor. Nefes alamıyor, boğuluyormuş! Ne kadar enteresan!!! Canım Yoldaş’ım, oksijen vardı da biz mi senden esirgedik?! İlaç içme konusundaki ısrarını, coca yaprağıyla ve su önerimle kıramayınca daha fazla uğraşmadan, ağzıma bir avuç coca yaprağı doldurup, özünü çeke çeke çiğniyorum. Üstüne de suyumu içip, tüm bunları unutarak uykuya dalıyorum. Yoldaş mı??? O, buna sığınıyor ????

Neyse ki boğulmadan ve tuvalete gitmek zorunda kalmadan (tuvaletler odalarda olmadığı gibi, binanın mutfağının da bulunduğu diğer koridorunda) saatin uyandırma alarmı çalıyor. Bir insan sabah güneş doğmadan ve kargalar günaydınlaşmadan uyandığına ancak bu kadar mutlu olabilir. Eşyalarımızı toplayıp, kahvaltı için sobalı toplaşma alanına gidiyoruz. Poşet de olsa sıcacık çayın keyfi dünyalara bedel. Kahvaltımızı yaptıktan sonra, cipin üzerine eşyalarımızı yüklüyoruz. Ve daha yolculuğun ilk gününde öngördüğüm araç içi yerleşim sorunsalı kendini gösteriyor. Yolculuğun ilk gününde şoför yanındaki ön tekliyi kapan uyanık Limalı anne, yerini kimselere kaptırmaya niyetli değil. Kronik rahatsızlığı nedeniyle kendisini araba tuttuğundan araç içinde ön koltuktan başka yerde yolculuk edemiyormuş. Bu durumda kendinize özel bir araç tutmanız, ya da bu tür bir tura katılmamanız gerekiyor sayın bayan. Biz bu duruma itiraz edip, kendisinin böyle özel bir ayrıcalığı olmadığını savunurken, avukatlığa kalkışan, ve polemiği neredeyse insanlık dersi verme kıvamına getiren demir çene, ekürisiyle birlikte yol boyunca cipin en rahatsız yeri olan en arka koltukta gitmeyi kabul ettiğini söyleyip sorunsalı kendince çözdüğünü düşünerek yol boyu hoplamalı, zıplamalı, daracık bacak mesafeli yerine konuşlanıyor.

Az sonra doğacak olan güneşin enerjisiyle yola koyuluyoruz. Programımızda göreceğimiz birbirinden güzel yerler var ama… Bu gece daha zor koşullar bizi bekliyor. Daha yükseklere çıkacak, ve herkesin vurguladığına bakılacak olursa, epey bir üşüyeceğiz. Tüm bunları bir kenara bırakıp, bulunduğumuz güzelliklerin keyfine bakalım iyisi mi. Etrafı 5000 metre yükseklikteki volkanlarla çevrili Salar de Chiguana’yı aşarken gördüklerimiz büyüleyici güzellikte.

Yolumuz yol değil

5830 metre yükseklikteki Cerro Tomasamil Yanardağı, Ollague yanında biraz sönük kalmış olsa da bu manzaraya son derece yakışmış bence.

Şili – Bolivia sınırında, Atacama Çölü kuzeyinde bulunan Ollague Yanardağı, tarihe herhangi bir patlama kaydetmediyse de yoğun volkanik gaz salınımı dolayısıyla aktif volkanlar arasında anılmaktadır. Zirvesi 5600 metrede bulunan yanardağ, çalışma koşulları son derece kötü olan bir kükürt madenine de ev sahipliği yapıyormuş. Zirvedeki volkanik gaz salınımını çıplak gözle görmek hiç de zor değil.

20160722.170527.Peru-Bolivya.jpg

Laguna Hedionda ve pembe flamingolar. Tek dertleri yemek sanırım ????

İspanyolca “flamenco” olarak adlandırılan bu kuşlar, bacak hareketleriyle o meşhur dansa da ismini vermiş.

Gölün etrafında kısa bir tur atıp, uzun bacaklı, zarif boyunlu pembe flamingoları çeşitli açılardan gözlemliyor, bol bol fotoğraf çekiyoruz. Dokunacak mesafede yaklaşmamıza da pek aldırış etmiyorlar. Bir yanımızda volkanik dağlar, bir yanımızda göller yolumuza devam ederken öğlen yemeği için mola veriyoruz.

20160722.181231.Peru-Bolivya.jpg

Böyle bir ortamda yemek yemek her zaman herkese kısmet olmaz diyerek tadını çıkarıyoruz. Soframızda meyveden tutun, içeceğe kadar ne ararsanız var. Çöl ortamı da hediyesi.

Görünen o ki tek aç biz değiliz. Kuru ekmeğe bile razı oldu garibim ????

Ve kirlenmek güzeldir savını doğrulayan bir görüntü ????

Bir sonraki mola yerimiz Doğu ve Batı And Dağları ortasında kalan ve birbirinden ilginç kaya oluşumlarına ev sahipliği yapan Siloli Çölü.

Yol boyunca gözümüze çarpan ilginçliklerden bir tanesi de Yareta ağacı. Her ne kadar kendisi ağaç olarak anılsa da ilk görüşte kayalık zemini kaplamış yosundan başka bir şeye benzemiyor. İşin aslı, yerel halkın ilaç yapımında kullandığı kadar yararlı bir bitki olduğu. Üstelik çok da güzel bir görüntüsü var, dev bir  brokoliyi andırıyor.

Peru, Bolivia, Şili Andları’nda 3000 – 5000 metrelerde yetişen bitki, yüz yılda bir cm büyüyormuş ve gördüklerimiz arasında binlerce yıllık olanlar varmış.

Ve nihayet Siloli Çölü’ndeyiz. İklim değişikliklerinin ve rüzgarların oluşturduğu birbirinden ilginç kaya oluşumlarıyla karşı karşıya olduğumuz bu bölge, Eduardo Avaroa Andean Fauna Milli Parkı sınırları içerisinde bulunuyor. Kaya oluşumlarının en ilgi çekeni ise yedi metre boyundaki dev bir ağaç görünümünde olan “Arbol de Piedra”. Altında fotoğraf çektirebilmek için adeta sıraya girmeniz gerekiyor.

Toprağa yakın kısımları rüzgarın kuvvetiyle öylesine aşınmış ki tıpkı bir ağaç gövdesini andırıyor.

Bunun dışındaki diğer kaya oluşumlarına da insanlar tırmanıp tepesinde türlü pozlar verip fotoğraf çektirmek için birbirleriyle yarışıyorlar.

Değinmem gereken bir başka nokta ise deniz seviyesinden 5000 metre yükseklikte olduğumuz ????

Milli Park içinde yolumuza devam ederken bir sonraki durağımız suyunun rengi nedeniyle Kızıl Göl olarak da anılan Laguna Colorada. Dünyanın en ender rastlanan flamingo türü olan James flamingolarının yaşam alanı olan gölün suyu, rengini içindeki bazalt minerali ve alglerden alıyormuş.

Göl etrafında bir süre oyalanıp, fotoğraf çektikten sonra tekrar yola koyuluyoruz ve kısa bir süre sonra şoförümüz, pasaportlarımızla birlikte inip milli park ücreti ödememiz gerektiğini söylüyor. Hep birlikte iniyor, sıraya giriyoruz, bizden başka gezginler de var.

İçeride masa başındaki iki görevli pasaportlarımızla her birimizi teker teker kayıt ettikten sonra giriş ücretlerini alıp bir fiş veriyor. Bu bedel kim sorarsa bakım, koruma, vs türünden hizmetler için alınıyormuş. Yol, tabela bile bulunmayan, tamamen doğal bir ortamda neyi koruyorlar hiç anlayamadım doğrusu! Bu geceyi bu rezervin içinde geçireceğimize ve yarınki gezi planımızda da göreceklerimiz olduğuna göre hayıflanmanın faydası yok.

Tekrardan cipimize yerleşip çok geçmeden geceyi geçireceğimiz o “meşhur” yere geliyoruz. Köy bile denilemez buraya. Yan yana inşa edilmiş birkaç sıvasız binadan başka yaşam belirtisi bile yok neredeyse. Köpekleri ve bu bölgede yaşayan bir lama türü olan vicuñaları saymazsak tabii…

Hostel olarak kalacağımız yer ise tam anlamıyla evlere şenlik! İki kişilik betondan ve penceresiz odamızda betondan yataklarımız var. Tavanda da gün ışığından yararlanmak üzere yapılmış ince uzun bir eternit bölüm. Işık girsin diye yapılmış tasarım harikasından daha ziyade soğuk giriyor çünkü kenarlarda delikler oluşmuş. Kendi yöntemlerimizle delikleri kapatıp, hava girişini engellemeye çalışıyoruz. Yer beton, duvar beton, yatak beton. Ve akşam sıcaklıklarının eksi on beş, yirmi derece arasında olduğunu söylüyor tur getirenler ???? Tuvalet ve mutfak ise hemen yan taraftaki başka bir binada. Yani, gece uykunuzda olur da sıkışırsanız önce bu binadan dışarıya çıkıp, sonra bahçeden girişi olan yan binaya gitmelisiniz. Dedim ya, bu gece uzun olacak besbelli. Rakımı hiç sormayın zaten ????

Etrafa şöyle bir göz atalım derken, sanki bir etraf varmış gibi, bulduğumuz bir bakkalımsıdan bir litre Şili şarabı alıyoruz. Yetmez elbet bu koşullarda ama bunun bir de oksijen kıtı uyku faslı var. Malumunuz, alkol vücutta su kaybına neden olduğundan ‘Yüksek İrtifa Hastalığı’nı daha da tetikliyor.

Daha bu saatlerde öyle keskin bir soğuk var ki, hostelin mutfak kısmındaki oturma alanına gidip ikindi çayında verilen tuzlu, tatlı bisküvilere yine arsızca saldırıyoruz. Maksat zaman geçsin, muhabbet olsun. Bizden başka pek çok gezgin var geceyi burada geçirecek. İskambil oynayanlar, şamata yapanlar, ortama yeni katılanlar… Sıkılacakmışız gibi görünmüyor ama üşüyeceğimiz kesin. Burada soba türünden bir şey de yok. Demir çene yan masadan ödünç aldığı iskambil kağıtlarıyla IQ seviyesi son derece düşüklere yönelik bir oyun gösterip oynamamız konusunda ısrar ediyor. Hiç bana göre değil, sevmem zaten o tür oyunları pek. Ama onları bu beş yaş oyununu oynarken seyretmek hiç fena sayılmaz doğrusu, hele bir de yanında Şili şarabı varsa.

Akşam yemeği saati gelince iyice kalabalıklaşıyor ortam. Tüm masalar doluyor. Şoförümüz yemek servisiyle birlikte dün gece sözünü ettiği sürprizini de getirip masanın ortasına bırakıyor. Bir şişe kırmızı şarap, hem de altı kişi için. Neyse ki bizim kendi şarabımız var. Grubun diğer dörtlüsü ise yalnızca tadımlık alıp kalan yarım şişeyi bize bırakıyor. Sofrayı toplamak üzere gelen şoför bir şeyler anlatıyor. Demir çene İspanyolca bildiği için yol boyunca çevirmenlikten sorumlu. Yarınki programımızda olan Laguna Verde’ye götürmeme konusunda bir tomar bahane üretiyor şoför. Efendim, mevsim dolayısıyla buz tuttuğu için görmeye değer bir yanı yokmuş da, oraya gitmekten vazgeçersek sabah biraz daha geç uyandırma verebilirmiş de, miş miş miş de mış mış mış…. Yok öyle yarım ekmeğe çeyrek porsiyon köfte usta! Türk’üz biz, yemeyiz. O zaman neden acente bu turu satarken baştan bu durumu öngörüp rotadan çıkarmıyor?! Mevsim belli, iklim belli, parkur belli. Gitmek istediğimiz konusunda ısrarcı davranınca demir çene tükürükler saçarak söylenmeye başlıyor. Hakkın kızım senin orayı görmek, koşullar ne olursa olsun söylemlerimiz de ablayı sakinleştirmeye yetmiyor. Bir süre çemkirdikten sonra odasına çekiliyor. See you at 4 o’clock in the morning tatlım. Have a nice night diyerek kendisini uğurluyoruz. Sanki ne kadar uyuyabilecekse 5000 metre yükseklikte ve – 20 derece soğukluktaki beton yatağında.

Biz, her zamanki gibi şamatacı Avrupalı grupla birlikte şarabımızı yudumlayıp uykumuzun gelmesi için biraz daha zaman geçiriyoruz. Odamıza gitmek için bahçeye çıktığımızda ise tepemizde Samanyolu dünyalara bedel doğrusu. Etrafta hiç ışık olmadığı için adeta bir yıldız şelalesi akıyor tepemizden. Bu da bunca zorluğun ödülü olsun yani. Bakalım asıl odaya girdikten sonra neler bekliyor bizi. Eh, o kısmını öğrenmek için siz de biraz bekleyiverin canım. Bu arada da boş durmayın elbet. Bulduğunuz her fırsatta gezin. Az, çok, yakın, uzak demeyin. Vurun kendinizi yollara, yeni yerler, yeni keşifler, yeni insanlar ve yeni anılar ekleyin hayatınıza. Sevgiyle kalın…

306 total views, 1 views today

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *