Şapkası, Kaplıcası, Kanyonu, Kondoruyla Cabanaconde

Colca macerası sonrası gece nasıl uyuduğumuzu, nerede uyuduğumuzu, hatta kim olduğumuzu bilmeden, narkozdan ayılır gibi uyandık güne. Bugün için planımız dün akşam kanyonda tepemizde uçan kondoru seyir terasından izlemekti. Ama hostel çocuğun önerdiği gibi 5’te uyanamadığımız için yarın sabah dönüş yolculuğumuzda deneyeceğiz şansımızı. Madem bugün de bu köydeyiz ne var, ne yok çıkıp kolaçan etmek, mümkünse kaybolmak ama ASLA kanyona inmemek lazım ???? Sabah kahvaltımızı hostelde yapıyoruz. Hemen yan masada da bizim hostel genç ve familyası kahvaltı yapıyorlar. Cana yakın hostel çocuk elinde kocaman bir tabak, içinde de omlet mi desem, pişi mi, iki parça bir şey var. Tabağı uzatıp son derece samimi bir ifadeyle “kinoalı omlet, bizim burlaa özeldir” dercesine gülümsüyor. Hemen yumuluyoruz tabii, anne eli değmiş kinoalı omletlere. Karnımızı doyurup mazotu da doldurduğumuza göre artık keşfe çıkabiliriz.

Köy merkezi ufacık zaten; bir meydanı, meydanın etrafında birkaç ticarethane, bir polis merkezi, bir de kilise var. Her haliyle bir köy; evleri, sokakları, sokaklarda dolaşan hayvanları ve insan görüntüleriyle.

Köy meydanının tam ortasında kanyonun sembolü kondor heykeli bulunuyor. Tertemiz, yemyeşil ve huzur dolu bir meydan. Etrafında da dinlenme amaçlı banklar var.

Bu da polis merkezi. Ve hemen önünde de motoru başında bir polis. Bu kadar huzurlu bir köye yeter de artar bile.

Bu da restorasyon aşamasındaki minik kilisesi.

Köy meydanından çıkan, doğaya doğru uzayıp giden, dağlara, ovalara varacakmışcasına bir yol çekiyor hemen dikkatimizi. Bu kadar belirlilik yetti de arttı bile, bilinmeze dalıveriyoruz. Ne çıkarsa bahtımıza.

Yol bilinmeze gidiyor, bir noktadan sonra köy yaşamı da son buluyor ve tamamen doğanın ortasında kalıyoruz. Manzara çok güzel, karlı sarp dağların ortasında süzülen bir Colca ırmağı. Kanyonu bu açıdan görmek de muhteşem. Dün yürüdüğümüz yolu hatırladıkça gülüp eğleniyoruz. Üstelik bu sefer ne çanta var sırtımızda, ne de tırmanacak dağ. Dümdüz yolda hoplaya zıplaya yürüyoruz. Üzerinde Llahuar’ı işaret eden bir kaya çarpıyor gözümüze. Yolu takip ederken bir grup kocaman sırt çantalı, matlı turistle karşılaşıyoruz, belli ki onlar da Llahuar yolcusu.

Biraz daha ilerleyince manzaraya bakan bir seyir terası serap gibi gözümüze takılıyor. Hemen adımlarımızı hızlandırıp mola veriyoruz, manzara akıllara zarar. Hangi yana bakacağını şaşırıyor insan. Fotoğraf üstüne fotoğraf çekip kanyonu buradan görmek ne kadar da enerjisiz ve zevkliymiş diye düşünürken, ben yine de dün yaşadığım macerayı hiçbir şeye değişmeyeceğimi, bir kez daha olsa yine oraya ineceğimi ama asla aynı gün geri dönmeyeceğimi savunuyorum.

Colca Nehri dağların ortasına elle çizilmişçesine estetik konuşlanmış, süzülerek akıyor.

Karşısında saygıyla eğildiğim gerçek bir direnişçi.

Onca yolu geride bıraktıktan sonra karşımıza çıkan tabela kanyonun ne denli şakacı olduğunu hatırlatıyor. Bu ne şimdi?! Bu kadar yürüdükten sonra geldiğimiz nokta Llahuar’ın yalnızca tabelası. Daha ne kadar yürüyeceğimiz de belli değil! Tabelaya bakıyorsun, kamp var, kaplıca var, bir nerede olduğu yok. Dünkü maceramız da kızgın dağlardan serin sulara düşleriyle başlamamış mıydı?! Yoldaş, direkt tavrını koyuyor, “Gidiyorsan yol orası,” diyor. Dün güneşten kavrulan dudaklarımın acısı yüzümün orta yerinde dururken nereye gidiyorum. Bunun geri dönüşü olacak elbet yine. En güzeli buraya kadar gördüklerimizle yetinip köye geri dönmek. Ama aklım da kalmadı diyemeyeceğim. Bir gece de orada konaklamak isterdim. Demek ki burayı planlarken kanyondaki köylerde zaman geçirmeyi de öngörmek gerekiyor da daha gezilecek kocaman bir Peru var. Bizim rotamızda daha pek çok durak olduğu için kıssadan hisse olmak zorunda. Güneş de iyice kavurmaya başladı zaten. Köye dönüş yoluna geçiyoruz. Ve tabii yine kameramıza bir sürü güzellikler takılıyor.

Tozlu, topraklı köy yolunda minicik bir kilise. Sanırım yalnızca pazar günleri açık.

Köye vardığımızda Llahuar’a yürüyüş ve bisiklet turları düzenlendiğini öğreniyoruz. Ama biz yarın sabah erkenden ayrılıyoruz buradan. Zaten buraya asıl geliş sebebimiz Colca Kanyonu’ydu, onun da hakkını sonuna kadar verdik kendimizce ???? Üstelik köye varınca iştahımız kabarıverdi. Daldık esnaf lokantası tarzı samimi bir mekana ve bu koca tabağa komik bir bedel ödeyerek tıka basa doyduk.

Yemek bahanesiyle biraz soluklanıyoruz. Derken köye ufaktan akşam çöküyor. Dalıyoruz tekrar sokaklara. Bu saatlerde de ayrı bir güzel görünüyor her şey gözümüze. Fotoğraf çekmekten sohbet bile etmiyoruz. Meydanda her saatte olduğu gibi yine bir hareketlilik.

Ne gıybet yapıyorlar, ne gıybet!!! Kim bilir kimin nesini çekiştiriyorlar kilisenin önünde ???? Bu arada Cabanaconde halkı hala Quechua dili konuşuyor ve geleneksel kıyafetlerini giyiyor. Kadın, erkek, şapkasız çıkmıyorlar çünkü bu şapkalar geçmişte Cabanaconde halkınca Collagualar’dan ayırt edilmek üzere giyinirmiş ve günümüzde bu geleneği hala sürdürüyorlar.

Sokak lambaları yanıyor köyün, kimi evine, kimi gırtlak derdine, kimi de bakkal önü muhabbete. Ortam daha da bir hareketleniyor kilisenin çanlarının çalmasıyla. Yaşlı, genç, çoluklu çocuklu insanlar ibadete gidiyor.

Yarın sabah yolculuk olduğundan bu akşamı sakin geçirme planındayız. Hostele dönüp çantalarımızı hazırlayıp fazla geç olmadan uyuyacağız. Sabah kondor izleme niyetindeyiz. Karnımızı doyurup hostele gidiyoruz, muhabbetin ortasında buluyoruz kendimizi bir anda. Bizim hostel familya giriş katındaki sabah kahvaltı ettiğimiz yerde kurmuş çilingir sofrasını kafalar bie dünya. Hem de maaile. Bizi de buyur ediyorlar. “Aclamaciones” diyoruz ve odamıza çekiliyoruz. Çantalarımızı toparlayıp saati şafak vaktine kurarak güzel bir uyku çekiyoruz.

Sabah uyandığımız gibi çantalarımızı sırtlanıp köy meydanından kalkan ilk otobüsle Chivay yolu üzerindeki seyir terasına doğru yola koyuluyoruz. Yolculuğumuz kısa. Otobüs hemen yol kenarındaki, vadiyi tepeden gören seyir terasının orada indiriyor. Zaten sabahın bu saatinde yol kenarında gördüğünüz kalabalık burada inmeniz gerektiğini belirtiyor. Yolun karşına geçip kendimize seyirlik bir köşe bulalım derken iki tane polis kılıklı görevli bitiyor dibimizde. Para istiyorlar, ne parası yahu, bakıp gideceğiz biz! Açık havada akbaba seyretmenin parası mı olurmuş?! Daha dün akşam tepemizde beleş beleş dolanıyordu. Az buz para da değil istediği; 70 SOL!

Daha buralara gelmeden önce bölge hakkında yaptığım araştırmalarda Colca Kanyonu’na giriş ücreti olarak 70 SOL aldıklarını ve hatta bunu daha otobüsünüz Chivay’a gelir gelmez bilet kontrolü yaparak, ayak üstü aldıklarını okumuştum. Edindiğim bilgiye göre ne yapıp yapıp bir şekilde o parayı alıyorlardı ama ben de buralara kadar gelmişken böylesi özel bir doğa harikasını görmeden dönemezdim. Buraya kadar kimse yolumuzu kesip bilet satmamıştı. Anlaşılan burada peşimizi bırakmayacaklar.

Şöyle bir etrafı kolaçan edip seyir terası denen balkon gibi yerin yakınlarında, sağında, solunda vadiyi net gören güzel bir nokta bakınırken gözümüze kocaman bir hayvan leşi çarpıyor. Yoldaş diyor ki, sakın daha fazla yaklaşma! Az ilerde başka bir seyir terasına doğru yürüyen çapulcu bir grup görüp o tarafa doğru yöneliyoruz. Ve yol üzerinde başka bir hayvan leşi, belli ki bırakılalı çok olmamış. Anlıyoruz ki kondor seyri tamamen tourist trap. Hayvanı buraya çekmek için resmen yem atıyorlar. Demek bundan saatli görünüyor bu kondor hayvanı. Üstelik henüz ortalıkta görünen bir şey de yok!

Vadiyi tam tepeden ve çok net gören bir yer bulup bekliyoruz. Yola çıkarken çantama koyduğum minik dürbün geliyor aklıma. Çantamdan çıkarmaya çalışırken yoldaş dalga geçiyor. Daha dürbünü kılıfından çıkarırken vadinin ortasında dönen bir cisim fark ediyorum. İşte o! Ve dürbünle o kadar net görünüyor ki!!! Az önce dalga geçen yoldaş sabırsızlıkla dürbünün kendi eline geçmesini bekliyor. Doya doya seyrediyoruz kondor hayvanını. Tek bir tane olması da pek ilginç geldi bize. Resmen evcilleştirilmiş, mesai saatiyle, karın tokluğuna çalışan bir akbaba ???? Ama biz gördük mü, gördük! 70 SOL verdik mi, elbette hayır! Zaten bir iki tur dolanıp gidiyor kondor hayvanı. Belli ki pek acıkmamış karnı. Condor, ya da Quechua dilindeki adıyla “kuntur” yaşayan kanatlı kuşlar familyasında albatrostan sonra en uzun kanat genişliğine sahip kuş. Uçuş pozisyonunda iki kanat arası genişliği 3,5 metreyi bulabiliyor.

Bunu da gördüğümüze göre 70 SOL ödeyen turistlere nanik yapıp yolun diğer tarafına geçiyoruz. Çünkü şimdi sırada Cabanaconde’den kalkan Arequipa otobüsünü yol üstünde yakalayıp durdurma görevi var. O kadar çok turist otobüsü, minibüsü var ki, ne yapsak da kaçırmasak, kendimizi gösterip otobüsü durdursak diye bir aşağıya bir yukarıya yürüyoruz. Yol virajlı ve tırmanma şeridi. Duran tur araçları da yolun sağını olduğu gibi kapattıkları için otobüsü durdurmak kolay değil. Kısa süreli ama bir o kadar stresli bir bekleyiş sonrasında otobüsü durdurup binmeyi başarıyoruz. Rotamız tekrar Arequipa’ya. Oradan Cusco’ya geçeceğiz. Acaba Arequipa’ya, yolun tersine dönmeden direkt Cabanaconde’den Cusco’ya geçebilir miydik? Öyle bir otobüs yok ama belki turist taşıyan minibüslerden ayarlayabilirdik. Biz işimizi garantiye alıp rotamızı bu şekilde belirlemiştik. Zaten onca yol, bunda dağlar minibüsle çekilecek dert değil! İyisi mi biz coca yaprağı çiğneyip yol manzaralarının tadını çıkaralım. Ne de olsa bir sonraki durağımız Cusco’da başımıza başka maceralar gelecek. Siz de merakla bir hafta daha bekleyin. Beklerken bol bol gezip anı biriktirmeyi de ihmal etmeyin ????

213 total views, 1 views today

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *