Patagonya – Santiago – Caracoles

Otobüsümüz 07:00 itibariyle Santiago terminaline giriş yapıyor ve bu da Serdar’dan ayrılma vaktini işaret ediyor. Ve tabi bizim için bir sonraki yolculuğun planlama vaktini. Santiago son durak, buradan Bs As’e dönüş ve sonrası İstanbul. Bs As’e gitmek için bir alternatif ünlü Caracoles, nam-ı diğer salyangoz geçidini kapsayan yirmi iki saatlik otobüs yolculuğu. Diğeri ise iki saatlik uçak yolculuğu. İki saatlik uğraşın üstüne internet cafe ve telefona harcadığımız onca para ve zamana rağmen kredi kartıyla ödeme aşamasında uçak biletini kaçırıyorsak Caracoles bizi çağırıyor demektir. Kişi başı altmış üç bin pesos ödenecek ve Cata firmasıyla o yol yapılacak…

Sırada konaklama operasyonu var. Bariloche’deki hostel arkadaşımız Leo’nun önerdiği bir hostel var da, Santiago Otogarı içinden çıkılamayası bir Pan’ın labirenti… Üç farklı terminalden oluşan ve altında metro işleyen karmaşık bir kompleks. Ulusal hatlarla uluslararası hatlar ayrı terminallerde ve çözmek biraz zaman alıyor. Hostele ulaşmak için kırmızı hattı kullanarak Santa Lucia’ya gelmek ve San Antonio Caddesi’ne girip, yolun sonuna kadar yürümek gerekiyor. Son derece keyifli ve hareketli bir cadde. Cas Altura Hostel, tarihi binasıyla, oteli andıran havasıyla butik bir hostel. Beş kişi paylaşımlı odada kişi başı konaklama bedeli kahvaltı dahil on bin pesos.

Çantadaki geceden kalma nevaleylle karnımızı bir güzel doyurup şehrin birbirinden güzel sokaklarına dalıyoruz. Her zaman söylerim; bir şehri keşfetmenin en verimli başlangıcı yerel bir pazardır. O halde Santiago turu da Mercado Central’dan başlamalı.

Bu pazarda her türlü deniz mahsulünün en tazesinin satıldığı bir sürü tezgahın yanı sıra bu ürünlerin pişirilip, masanıza servis edildiği her bütçeye uygun restaurantlar var. Benim gönlüm her zamanki gibi salaş olanlara kayıyor, ama mide henüz tıka basa dolu olduğundan göz zevkiyle yetinmek en iyisi. Bir de kulağa hitap eden yerel ezgiler var, biraz daha elit satyılabilecek restaurantlardan canlı canlı yükselen. Pazar, birbirine bağlanan daracık sokaklardan oluşuyor ve her sokak birbirinden renkli ve çekici. Çığırtkanlar anlamadığınızı göre, bile ısrarla dil döküp, sizi bir masaya oturtmaya çalışıyorlar.

Pazarda başlayan yerel kültür keşfini biraz daha derin bir boyuta taşımak için Plaza de Armas oldukça iyi bir seçim. Özellikle katedral mutlaka ziyaret edilmeli, içerdeki tüm detaylar sindire sindire görülmeli. Şehrin ana meydanı olarak anılan bu meydanda ayrıca posta binası, belediye sarayı ve dev palmiyeler var. Binaların her biri birbirinden tarihi ve estetik.

Bir de katedrali sağ tarafınıza alıp, postaneye sırtınızı döndüğünüzde az ileride, solda daracık bir pasaj var ; içerisi tam da düşük maliyetle, ayak üstü karnını doyurmak isteyenlere göre. Zaten büfelerin neredeyse hepsinin önü dolu ; yerel halk pek bir rağbet gösteriyor ve çoğunlukla sosisli sandwich yiyor. Sırf görselliği için bile bir kez geçilmeli bence.

Gezinin devamında eski kongre binası, adalet sarayı, hükümet konağı, özellikle de opera binası görülmeye değer. Her karışına Pablo Neruda kokusu sinmiş bir şehirde sanata dokunmadan gezilir mi ?…

Puente, Ahumada şıkır şıkır yaya yolları ; arşınlamaya doymuyor insan. Bir aşağı, bir yukarı derken isyana geçen patiler ayakkabılardan kurtulmak istiyor. Hostele iki adım ötedeki Santa Isabel adlı süpermarketten Cerveza Cristal, jambon, noodle içerikli akşam menüsünü derleyip hostele dinlenceye çekiliyoruz.

Hostelde çılgın bir yavru pisi var ; hiç yerinde durmuyor, bir odadan diğerine kapı aralığından sıvışıyor ve türlü oyunlar yapıyor. Bir bakmışsın yastığının üstünde, bir bakmışsın ayakkabının içinde. Herkesle barışık, inanılmaz sevecen bir can. Pisiyle günün tüm yorgunluğunu unutuyoruz. Afacan şey, ne biramı içmeme izin veriyor, ne de yazı yazmama 🙂

Santiago’daki kızarmış ekmek, peynir ve çay keyfiyle başlayan ikinci sabahımız, yeni bir barınak bulma tantanasıyla devam ediyor. CasAltura’da bu akşam için bir kişilik yer olduğundan pılıyı, pırtıyı toplayıp yeni bir hostele taşınmamız gerekiyor. Neyse ki, hemen bir arka sokakta başka bir hostel var da fazla zaman ve efor kaybetmeden barınak sorununu çözüyoruz. Altı kişilik paylaşımlı odada ücret aynı, ancak konfor biraz daha düşük.

Temel gereksinimler tamamlandığına göre artık şehrin geri kalanını keşfetmeye çıkabiliriz. Santa Lucia tepesinden başlayalım bakalım… Santa Lucia tepesi, asansörle de çıkılabilen ve içinde Santiago kalesi olan bir park.

Palmiyelerle süslü, ziyaretçileri adeta kucaklar konumda iki yana açılan merdivenli girişi şehrin sembolü haline gelmiş. Birbirinden şık çeşmelerinden sular fışkırıyor. Bu giriş, Alameda Caddesi’ne kavuşuyor.

Santa Lucia metro istasyonuna doğru ilerlerken sağdaki bina ihtişamlı girişi ve merdivenleriyle insanı içine çekiveriyor. Milli kütüphaneymiş. Santiago bir üniversite şehri olunca, kütüphane de bu bilimsel kimliğe yakışır donanımda.

Bina öylesine tarihi güzellikte ki, her bölümüne dalıp çıkası geliyor insanın. İçerisi sessiz ; huzur ve bilgi dolu. Bir salona konuşlanıp, saatlerce okuyasım, yazasım, çalışasım geliyor. Ne yazık ki burada gezgin kimliğimle bulunduğum için böyle bir zaman lüksüm yok. İyisi mi biz rotayı Barrio Lastaria’ya çevirelim.

Nasıl bohem, nasıl davetkar bir mahalledir o öyle ; insanı yolundan döndürüp, içine alıverir. Rengarenk Cafe’lerden hangisinde mola verileceğine karar vermek ne zordur… Belki de en güzeli hiçbirine oturmaksızın her sokağına dalıp çıkarak deli gibi fotoğraf çekmektir. Pigalle gibi, Scadarlia gibi, mis gibi bir mahalle…

Merced yönünde, Parque Forestal’in ortasından ilerleyip, demir köprüden nehrin diğer tarafına geçerek Purisimo boyunca ilerleyince rota daha farklı bir dokuya saplanıyor. Sağlı, sollu neredeyse tüm duvarlar birbirinden renkli ve ilginç graffitilerle kaplı. Hücrelerine kadar anarşizm akıyor insanın içine.

Sağa sapıp Ernesto Pinto Lagarrigue, Pio Nono, derken Constitucion’a kadar köşe bucak tüm sokaklara ayak izlerimizi bırakıyoruz. Santiago’nun gece hayatının merkezi Bella Vista’yı da karış karış geziyoruz. Kim bilir gece çökünce nasıl güzel bir havaya bürünüyordur buralar. Ve fakat o saatlerde bizim de ayaklara kara sular çöküyor 🙂

İtalya Meydanı’na doğru yürürken yağmur çiselemeye başlıyor. Belli ; su kaçıracak muhabbete. En güzeli merkeze dönüp, hostele yakın mesafelerde takılmak. Sağlı, sollu mağazalarla dolu, araç trafiğine kapalı yaya yolları o kadar keyifli ki ; bin kez geçse sıkılmıyor insan. Ancak, patiler beyne « take off shoses and sit down » komutları yollamaya başlıyor. Yani « hadi hostele gidelim » diyor da içerdeki gezenti virüsü « dur, birkaç yere daha dalıp çıkalım » kafasında.

Acaba Mercado Central bu saatler de nasıldır ki?!… Hadi hostele geçmeden bir uğrayıp bakalım. Şehrin sokaklarında öyle bir curcuna, öyle bir enerji var ki; insan bir türlü ayrılamıyor. Mercado kapanmış ama çevresi tam bir Mahmutpaşa ortamı. Sokak tezgahları, çığırtkanlar, dükkanların önünde indirimli malların yığıldığı sepetler… Derken köşe başındaki bir dükkan önce nostaljik görüntüsüyle, sonra içerideki kalabalıkla dikkatimizi çekiyor. Tam da bunca zaman patagonik coğrafyada gezip, empanadanın tadını bile bilmeden geri dönüş tribine girmişken insan kendini empanadanın belki de en lezzetlisini yiyebileceği yerde bulur mu?… Bizdeki kır pidesine benziyor ama biraz daha farklı. Hamur ve yan ürünleriyle hiç arası olmayan ben bile kokuların cazibesine dayanamıyorum. Hem bu kadar rağbet gördüğüne göre denenmeli.

Birkaç çeşidi var ama biz en çok sipariş verilen Pino’yu deniyoruz. İçinde kıyma, bol miktarda soğan, yarım adet rafadan yumurta, bir bütün yeşil zeytin var. Fırında puf puf pişirmişler, ancak yerken mutlaka ağız, dudak ve çevresi yanıyor. Höpürdete höpürdete yemek gerek. Değişik bir lezzet, ancak kaçırılmaması gerektiğini söyleyemem. Tesadüfen bu tarihi Zunino Empanada’cısına denk düşmeseydim tatmadan dönmüş olacaktım ve açıkçası çok da önemli bir şey kaçırmış sayılmazdım kendimce.

Ve artık kaçınılmaz biçimde hostele dönüp, istirahate çekilmek gerekiyor. Bu kadar saat durup, dinlenmeksizin hep ayakta, gezmekten sırt ve bel isyanda, patiler zaten çoktan savaş pozisyonu almış!

Santiago’daki son sabahımıza Caracoles heyecanıyla uyanıyoruz. Daha gezinin araştırmalarını yaparken beynimde helezonik dalgalar yaratmış ünlü salyangoz geçidini geçeceğiz bugün. Ve bu uğurda yirmi iki saatlik otobüs yolculuğu yapacağız. Cata International firmasına ait otobüsümüz güneşli bir Santiago sabahında hareket ediyor. Uçak biletini son dakika kaçırmış olmasaydık bu güneşli günü Santiago sokaklarında geçirecektik ama açıkçası Caracoles yolunu yapamamış olmak hep içimde kalacaktı.

Birbirinden güzel manzaralar eşliğinde yol alıyor otobüsümüz. Bir bakıyoruz üzüm bağları, bir bakıyorsuz yüksek yüksek dağların gölgesinde yılan gibi kıvrılıyor yol. Arada cılız akan derler görüyor, yer yer küçük yerleşim birimlerinden geçiyoruz. Ve sonra dağların içine gömülmüş bir yolda döne döne ilerliyoruz. Ne bir yerleşim birimi, ne bir insan. Dağlar karla kaplı. Acaba Caracoles’e mi geldik diye heyecanlanırken az ileride trafik duruyor. Önümüzde ucu bucağı görünmeyen bir tır kuyruğu var. Curva 1 yazılı bir tabela görüyorum ve güç bela dönülecek genişlikteki beton bir yolda yana devrilmiş bir at nalı kavisi çiziyoruz. Ve hemen sonrasında Curva 2 görünüyor. İki aracın yan yana dönmesi olanaksız. Anlıyorum ki efsanevi Caracoles, yani salyangoz geçidini aşıyoruz. Geçit, ismini keskin ötesi virajlarından alıyor ve bir dağ geçidi olduğu için kar ve buzlanmadan ötürü sık sık kapanıyor. Bugün şansımıza hava güneşli, yolda kar, buz yok. Otobüs o kadar yavaş yol alıyor ki, yürüyerek çıksak neredeyse aynı sürede tırmanırız. Manzara yılbaşı kartpostallarını andırıyor. Otuza yakın viraj dönüyoruz zirveye kadar ama hiçbiri salyangoz kabuğundaki helezonlar kadar geniş açıya sahip değil. Benzetecek bir şey bile bulamıyorsam da gerçekten bu kadar heyecanla beklediğime değecek bir deneyimmiş. Tepemizden telesiyejler geçiyor; insanlar bu güzel doğada kayak yapıyor. Nihayet zirveye varıyoruz. Trafik inanılmaz; bazı şeritler sırf otobüslere ayrılmış, bazı şeritler ise otomobiller için, ama her araç kontak kapatmış bekliyor. Etraf bembeyaz kar. Herkes araçlardan çıkıp karlara dalıyor, kimi kardan adam yapıyor, kimi kartopu savaşı ve tabi bol bol fotoğraf çekiliyor.

Burası sınır geçiş noktası; Şili’den Arjantin’e gireceğiz. Gümrük geçiş noktasında birkaç büfe ve bol insanlı kuyruklar var. Bu topraklarda yediğim en lezzetli lomoyu bu büfelerden birinde yedim diyebilirim.

Geçiş süreci o kadar uzun sürüyor ki, gümrük polisinin işlem yaptığı yerde ne olup bittiğine bakınırken iki yan, bir topcase ile yüklenmiş, artçı koltuğuna da bir bagaj bağlanmış, üzerindeki stickerlardan dünyayı gezdiği anlaşılan bir Honda motosiklete yapışıp kalıyoruz. Az sonra sahibi gülümseyerek yanımıza bitişiyor ve sohbet başlıyor. Abi ingiliz ve geziyor da geziyor. Bekar ve çocuksuz oluşunu işin sırrı olarak bellemiş ve keşke gençliğimde yapabilseydim bunları diye hayıflanıyor 54’lük delikanlı. « Dört saattir bu eziyetle uğraşıyorum… İlk hedef Mendoza ! » diyor ve « Tek ilkem gece yol yapmamaktır. » diye ekliyor. Nereleri gezmemiş ki, ama o da benim gibi arsız ; daha yoldayken yeni rotaların hayalini kuruyor. Yolu açık, şansı bol olsun dileklerimizle uğurluyoruz kendisini.

Bizim eziyet daha epey sürüyor. Otobüsteki herkes önce tek tek çıkış yapıyor Şili’den, sonra hemen yan taraftaki gişeden yine tek tek Arjantin’e giriş yaptırıyor. Bizim Arjantin polisi pek bir gönülsüz sevişte. Bir de arka dekorda birkaç akrep var ki ; onların tek derdi haraç toplamak. Herkes otobüsten el bagajını alıp, bir bantın etrafında kanun suçluları gibi yan yana diziliyor, çeteden bir akrep elinde elinde plastik bir bardakla gezinip para topluyor. Vermezsen sıkıntı yaratıyorlarmış. Arjantin’de devlet politik açıdan son derece kaotik bir süreçte olduğundan polisler grevdeymiş. Bu süreci fırsat bilen bazı soysuzlar da polisin işini yapar gibi görünüp, milleti soyuyormuş.

Bu eziyet beş saat sürüyor. Tek tesellimiz ise para kaptırmadan geçişi gerçekleştirmiş olmak. O da gönülsüz polis memurunun oluşturduğu kuyruk sayesinde. Günün en güzel saatleri ve dolayısıyla o güzelim manzaralar bu geçiş noktasında öldü gitti… Neyse, « en azından Caracoles’i yaptık ya ; o da yeter » deyip, yola koyuluyoruz.

Ve nihayet inanılmaz bir gecikmeyle Mendoza’ya ayak basıyor otobüsümüz. Cama koltuklara ödediğimiz paranın karşılığını fazlasıyla alıyoruz. Akşam ziyafetimiz de hiç fena sayılmaz.

283 total views, 1 views today

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *