Patagonya – El Calafate

Sabah 04:00’de çalan saat alarmıyla gün erkenden başlıyor. Bugün günlerden yol ; üstelik on yedi saat sürecek, otobüsle. Rotamız Bs As’den başlayıp, Ushuaia Milli parkı’nda son bulan ünlü Ruta 3 üzerinden, Rio Gallegos aktarmalı El Calafate.

Otobüs liman bölgesindeki YDF benzinliğinin yanındaki boş alandan kalkıyor. Beagle kanalından gelen arktik soğuk yetmiyormuş gibi bagajları yerleştiren yerden bitme, bıyıklı Şuayip’in sırt çantamın üzerine beş katı büyüklüğünde, gülle gibi bir çanta koyması burun deliklerimin genişlemesine ve beynime fazladan oksijen gitmesine neden oluyor.

Havanın aydınlanmasına dört saat var, dışarısı kar, kıyamet, ve önümüzde on yedi saatlik yolculuk var. Tüm bu koşulları bir araya getirdiğimizde uyumaktan güzel ne olabilir ki?! Otobüs neredeyse beşinci sınıf kalitede ve ancak montla oturulabiliyorken bir de üstüne bagajlardan sorumlu Şuayip direksiyona geçmesin mi… Bitmez bu yolculuk, bakalım ne maceralar var günün menüsünde???

Otobüs bir yerde duruyor, herkes aşağı iniyor, acaba ne oluyor diye anlamaya çalışıp, tuvalet ararken federal polisle günaydınlaşırken buluyoruz kendimizi. Yolculuğun sandığımızdan da keyifli geçecek belli ki. Pasaportları istiyor, bir de doküman. Pasaport tamam da dokümandan kastı ne acaba ? Meğer otobüs biletinin içinde doldurulması gereken bazı evraklar varmış. Neyse ki güler yüzlü bir polis ; masasının kenarını gösterip, bir de kalem ödünç veriyor.

Mühürler vuruluyor, tekrar herkes otobüse biniyor, yola devam… Şuayip tek tek herkese « Fruta var mı » diye sorup, doldurulmak üzere yeni bir belge veriyor. Daha önce okumuştum Şili sınır geçişlerinde yiyecek konusunda aşırı titiz davrandıklarını; özellikle de meyve ve çiğ sebzeye bomba muamelesi yaptıklarını. Bunun nedeni ise topraklarına ait olmayan yabancı bir tohumun burada yetişmesini istememeleriymiş. Şöyle bir etrafıma bakıyorum da, ucu bucağı görünmeyen bu çorak topraklara elinle ekip, gözünle baksan ne yetiştirebilirsin acaba?… Neyse, kural kuraldır. Vallahi çantada meyve, sebze, tohum ve de on bin US $ ya da eşdeğerinden fazlası yok diye imzalıyoruz belgeleri. İşin kötüsü benim el bagajı olan sırt çantamda akşam hostelden aşırdığım, kafam büyüklüğünde hormonlu bir elma var! Nereye sallasam, baş üstü rafa atsam da kim koyduya gitse. Aslında içimden geçen tek şey Şuayip’in çantasına koymak ya…

Elmanın dışında bir de yiyecek torbası var ki, evlerden ırak. İçinde 2 şişe Şili şarabı, domates, peynir, haşlanmış yumurta ve hatta pişmiş et var. Hiç öyle « Yok artık ! » falan demeyin ; on yedi saat durmadan yol acağağız kuş uçmaz, kervan geçmez pampalarda. Ne market var, ne benzinci.

En kesirme ve etkin çözüm erken kahvaltı. Şili şarabıyla kahvaltı yapmak da varmış yok hikayelerime yazılacak. Ancak, elma hala başa bela; sanki bomba mübarek. Üstelik birebir « fruta » familyasından. Görünen o ki, yemeden kurtulamayacağız kendisinden 🙂

Otobüs tekrar duruyor, tekrar herkes iniyor, hem de bu sefer el bagajlarıyla. Ve tekrar federal polisle haşır neşiriz. Az önceki muhabbette Arjantin sınırından çıkmışız. Şimdi ise Şili topraklarına giriyoruz. Meyve, sebze yoktur beyanlı belgeleri pasaportla beraber polise veriyoruz. Giriş damgaları basıldıktan sonra karşı binadaki X-Ray cihazı önünde sıraya giriyoruz. Zulada şangır şungur biri açık, diğeri açılmamış şarap iki şişesi ve koca bir Quilmes var. Etler zaten bir kuçuya ziyafet olacak. Neyse ki bu aşamayı da vukuatsızca atlatıp yeniden yola koyuluyoruz.

Uçsuz bucaksız pampaların ortasında toprak bir yolda ilerliyoruz. Etrafımızda otlayan patagonik hayvanlar var; guanaco ve koca kafalı, yün yumağı koyunlar. Tek tük araç dışında ne bir dükkan var ne de insan. Uzun bir kuyruğun sonunda duruyor otobüs. Yol mu kapalı diye düşünürken Macellan Boğazı’nı geçmek için beklediğimizi öğreniyoruz. Otobüs gemiye çıkarken tüm yolcular inip, yürüyerek gemiye biniyor ve daracık bir salona çıkıyorlar. Kapının önündeki yığılmanın sebebi bilet kuyruğuymuş. Bizim otobüsten kimse olmadığına göre ücret otobüs biletine dahil olsa gerek. Zaten bilet kişi başı seksen pesos, o da içinde oluversin bi zahmet.

Karşı kıyıya varıp da otobüsümüze yeniden binerken her birimizin eline bir kumanya kutusu tutuşturuluyor. Bu arada öğreniyorum ki, Ushuaia’dan Rio Gallegos’a kadar Ruta 3 motosikletçilerin favori yoluymuş. Bir an için bu yolculuğu iki teker üzerinde yaptığımı hayal ettim de, hiç bitmesin isterdim muhtemelen.

Otobüs yeniden sınır kapısında. Bu sefer Şili’den çıkıp Arjantin’e giriş yapacağız. Ne tuhaf bir coğrafya ; Arjantin topraklarında bir şehirden başka bir şehire gitmek için başka bir ülkenin topraklarına girip, yolun bir kısmına oradan devam etmek gerekiyor. Şili’den çıkış oldukça sorunsuz, ancak şimdi de Arjantin’e girmek için bir saatten fazla bekliyoruz. Üstelik ne beklediğimizi bilmeden, çünkü pasaportlarımız çoktan mühürlenmiş biçimde geri verildi. Bekleme kısmı sıkıcı bir hal alıyor. Şuayip ön kapıyı açık bıraktığı için otobüsün içi buzhaneye dönüyor ve ben o elmayı onun çantasına koymadığım için bir kez daha pişman oluyorum.

Akşam çökmeye başlarken Rio Gallegos otogarına giriyor otobüs. İki saat mola sonrasında yolculuğun dört saat sürecek ikinci etabı başlayacak. Otogarın karşısında büyük bir Carrefour var. Bu soğukta hem zaman geçirmek hem de yolluk bir şeyler almak için daha iyisi ne olabilir ki?

Yolun ikinci etabı mücadeleli başlıyor. Otobüsler üçer beşer otogara geliyor, yolcular doluşuyor. Yolcudan çok uğurlamaya gelen var. Yolcusunu alan otobüs gidiyor ve hemen yerine yenisi geliyor. Otobüslerin önünde nereye gittiği yazmıyor, ingilizce konuşan kimse yok. Tavuk gibi ortada dolanan biz gibilerin imdadına da mavi tulumlu amca yetişiyor. « El Calafate » deyince kendi dilinde otobüsün henüz gelmediğini, birazdan geleceğini anlatıyor. Bu demek oluyor ki « Burdan ayrılma çingene tavuğu, ben seninle ilgilenicem. » Amcanın elinde bir balya liste var, hangi otobüse kimler binecek ondan soruluyor yani. Birkaç dakika sonra sabahki otobüste beraber seyahat ettiğimiz Brezilyalı çocuk çat pat ingilizcesiyle otobüsün geldiğini, ancak yol kapalı olduğu için ne zaman kalkacağının belli olmadığını söylüyor.

Yarım saatlik bir gecikmeyle otobüsümüz kalkıyor. En ön sıradaki yerimiz oldukça konforlu sayılır. Ancak dört saatlik yolculuk hava koşulları yüzünden kabusa dönüşüyor. Tüm camlar buz tutuyor. Isıtma sistemi bana mısın demiyor. Kar pantalonu, kar montu, termal çorap ve içlikle iç organlarımın büzüştüğünü hissediyor, adeta acı çekiyorum. Tüm bunların üstüne iki kez de jandarma ve polis kontrolünden geçiyoruz. Azılı haydutların ülkesinde mi dolaşıyoruz yoksa güvenliğin tavan yaptığı bir memlekette mi bir türlü anlayamıyorum. Tüm bu kontroller boyunca otobüsün kapısının açık olup, içerideki ısının kaç derece daha düştüğünü söylememe gerek yok sanırım…

Gece yarısı vardığımız El Calafate’de daha önce hiç görmediğim bir soğukla uyanıyorum. Şöför eksi on bir derece olduğundan söz ediyorsa da hissedilen çok daha fazla. Her taraf buz. Bagajını alan gidiyor. Bir anda hayalet şehire dönüşüyor otogar. Hostele bu saatte, bu soğukta, buzların üzerinde, sırtta çantalarla yürümek insan ötesi bir mücadele olur. Üstelik hostele geliş saatini 01:00 olarak belirttik. Hayalet sokaktan çıkagelen bir taksi hızır gibi yetişiyor imdadımıza. Merkezin epey dışındaki America del Sur Hostel’a gidiş kırk pesos tutuyor. Dört kişilik paylaşımlı odada konaklamanın bedeli ise kişi başı yüz yirmi pesos. Odanın içinde duş ve tuvalet de var, üstelik içerisi sıcacık. O buzul gecenin böylesi bir mutlu sona bağlanmasından daha huzurlu ne olabilir ki? Uyku tabi ki 🙂

Ve fakat o huzur dolu uyku kabus gibi bir gerçekle son bulur mu?! Kamera çantası yok! Ve muhtemelen otobüste kaldı L İçerisinde yepyeni bir Sony fotoğraf makinesi, henüz ilk şarjı bile bitmemiş bir GoPro 3+, tomarla hafıza kartı, mobil şarj cihazı, arabanın anahtarı ve belki de hepsinden daha yıkıcı, telafisi mümkün olmayan yedi yüz adet fotoğraf. Buzuldan da dondurucu bir etki yaratıyor sabah sabah bu şok…

Memlekette otel resepsiyonunda bile ingilizce konuşana rastlamak zor olduğuna göre durumu çözebilecek tek kişi hostel görevlisi bitli çocuk. Hemen otogarı arayıp durumu detaylarıyla yetkiliye aktarıyor. Sonra da bizi otogara götürecek taksiyi çağırıyor. Akşam kırk pesos tutan yol sabah yirmi dokuz pesos… Mesai saati indirimi herhalde… Hemen telefonla görüşülen kadını buluyoruz. Otobüs temizlik için başka bir yere götürülmüş ve temizlikçiler 09:00’da geleceklermiş. Onlar gelmeden haber alınamazmış çantanın orada olup olmadığından. Madem yapacak bir şey o halde Perito Moreno’ya gidip biraz daha üşüyelim. Bu arada akşama da Bariloche yollarında olmamız lazım. « Pastırmalı kurufasülye de istermisiniz » diyesi normal olacak yetkili bayan hiç baymadan planlayıveriyor her şeyi. Perito Moreno’ya 08:30, 09:00 ve 09:30’da otobüs var. Eğer 08:30’dakine binersek 16:00’da kalkacak Bariloche otobüsüne rahatlıkla yetişebileceğimizi söylüyor. Kişi başı iki yüz yirmi pesos karşılığında 08:30’da kalkan Los Glacieros otobüsüne ön koltuğa iki bilet kesiyor.

Hava henüz karanlık, etraf bembeyaz buz.Yol buz pisti gibi. Manzara muhteşem. Gün, sıra sıra dizilmiş, bembeyaz dağların üzerine doğarken güneşin ilk ışıkları buz kütlelerine vurdukça görsel bir şölene dönüşüyor. Yol yılan gibi kıvrıla kıvrıla uzuyor. Los Glacieros Milli Parkı oldukça geniş bir arazi. İçeri girmek için kişi başı iki yüz on pesos ödemek gerekiyor.

Perito Moreno buzulu daha ilk görüşte insanı büyüleyecek güzellikte. İki yüz yetmiş iki metrekareye yayılmış dev bir buzul kütlesi. Işığın açısına göre yer yer beyaz, mavi ve yeşilimsi bir renge bürünüyor. Tıpkı değerli bir taş gibi; göz kamaştırıcı bir güzelliği var. Bence kesinikle dünyanın yeni yedi harikasından biri olmayı hak ediyor. 80’lerin başında UNESCO Dünya Miras Listesi’ne girmiş. Kesinlikle bugüne kadar gördüğüm Iguaçu şelaleleri, Cangoo mağaraları, Halong körfezi, Sahra çölü beni bu kadar etkilememişti.

Buzulu çeşitli açılardan görmek mümkün; kademeli yükseklikte seyir terasları ve bu teraslar arasında kaymadan, kolaylıkla yürünebilen yollar var. Ancak, en güzel açıları yakalamak için buzula güvenli bir mesafede yaklaşan teknelere binmek gerek. Kişi başı yüz yirmi pesos ödeyerek kapalı teknelerle, üşümeden buzulun dibine kadar gidebilir, hatta « buzula geldim, soğuğunu ciğerlerimde hissetmezsem neye yarar? » derseniz güverteye çıkıp Perito Moreno’yu hem görsel hem de iklimsel bağlamda doya doya yaşayabilirsiniz.

Merkezdeki otogarla buzul parkı arasındaki mesafe altmış, yetmiş kilometre civarında. Ancak yolun virajlı oluşu ve buzlanma nedeniyle iki saat sürüyor. Parkı gezmek için ortalama dört saat veriliyor ve bunun bir saati teknede geçiyor. Seyir teraslarının bulunduğu yerde restaurant ve hemen karşısında hediyelik eşya satan mağaza var.

14:30’da buzul parkından hareket eden otobüsümüz buzla örtülmüş dar virajlarda döne done ilerlerken bir yandan 16:00’daki Bariloche otobüsüne yetişebilme telaşı, öte yandan kamera çantasının akıbetiyle yüzleşme stresi kemirip duruyor içimizi. 15:45 itibariyle otogardayız. Ya mutlu son, ya da acı gerçekle yüzleşme anı. Marga firmasının satış ofisinde, sandalye üzerinde uslu uslu bekleyen Lovepro’yu gören gözlerimiz özlem dolu, umutsuz bir bekleyiş sonrasında mucize sonucu sevgiliye kavuşma heyecanıyla parlıyor. Bütün gün yanımızda taşımamak için parça başı on pesos verip, bilet satış bürosuna emanet ettiğimiz çantaları da toparlayınca keyfimiz tavan yapıyor.

Bu seferki yolculuğumuz yirmi altı saat sürecek. El Calafate’den hareket eden otobüs Rio Gallegos’u takiben Comodoro Rivadavia üzerinden Bariloche’ye varacak. Otobüs çift katlı ve koltuklar « cama », yani yüz seksen derece yatıyor ve oldukça geniş. İnsan kendini adeta evinde sanıyor. İçerisi hamam gibi, konfor 4 x 4, mutlu, mesut teker dönerken Rio Gallegos’da otobüsün değişeceğini anlatmaya çalışıyor muavin, beden dili kullanarak. Zaten sözel iletişim kurmamız söz konusu bile değil. Hüzün ve hayal kırıklığıyla topluyoruz tası, tarağı. Otogarda yine bir gece önceki curcuna. Otobüsler bir bir gelip, yolcu indirip, bindirip gidiyor. Ve önünde Bariloche yazan bir otobüs tam da indiğimiz otobüsün yerine yanaşıyor. Yolculuğumuz, aynı klasmanda bir otobüste, aynı koltuk numarasında devam ediyor. Kaşı piercingli, pantalonunun fermuarı açık muavin mini pizza, kıyma soslu, parmesan peynirli tortellini ve browniden oluşan akşam yemeği kumanyasını dağıtıyor. Herkes pek mutlu.

Tam yemeğin ortasında otobüs duruyor ve jandarma kontrolü başlıyor. O sırada tiki muavin gelip, perdeleri kapatmamızı istiyor. Ne oluyor yahu?! Yarma yapılı, her tarafı pırpırlı bir jandarma içerde, perdeler kapatılıyor; işkence mi başlayacak, yoksa bir tür fantezi mi?! Çok geçmeden otobüs yolda tıngır mıngır giderken nereden geldiğini çözemediğim bir soğuk dalgasıyla camların bir parmak kalınlığında buz tuttuğunu farkedip, perdeleri neden kapattığımızı anlıyorum. Koltuğumu sonuna kadar yatırıp, biri biter bitmez diğeri başlayan filmleri dilini anlamadan seyrederken buz gibi bir iklimde, sıcacık ortamda, yatak gibi koltuğumda hem keyif çatıyor hem de bir yerden başka bir yere yol alıyorum. MİS gibi huzur…

Bu kez de otobüste akşam otobüste sabah… Saatlerdir yoldayız ve hiç anlamadım nasıl geçtiğini. Bütün gece deliksiz uyudum neredeyse. Ping pong topu büyüklüğünde bir muffin ve şeker komasına girmiş kahveden oluşan kahvaltı kumanyası dağıtılıyor. Neyse ki sebilde sıcak su var. İyi bir gezginin çantasında daima poşet çay, kahve ve hazır çorba bulunmalı acil durum planı için. Ruta 3, Ruta 26 derken nihayet Ruta 40’a giriyoruz. Ve kar başlıyor, lapa lapa oluyor, derken tipiye dönüşüyor. Yolda bizim otobüsten başka ne bir araç, ne de canlı var. Karla örtülmüş pampaların ortasında, buz kaplı yolda dümdüz ilerliyoruz.

Her şey çok güzel fakat yemek çıkını böylesi uzun bir yolculuk için çok zayıf. Gel de Quilmes arama Ruta 40’da. Otobüs birkaç yerde yolcu indirip almak için duruyorsa da hayalini kurduğumuz Quilmes’e epey bir geç ulaşıyoruz. Yine de kavuşmak güzel elbet. Otobüsteki en ön koltuk boş, dışarıda lapa lapa kar yağıyor, yollardan Ruta 40 ve buz gibi Quilmes… Hepsi biraraya gelince çocuksu bir mutluluk dalgası kaplıyor içimizi.

Otuz bir saatin sonunda, saat 23:00’de Bariloche otogarına giriyor otobüs. Sağanak bir hoş geldiniz sululuğuna bir de kalacak yerimizin olmaması stresi ve saat ilerledikçe hostellerde muhatab bulma olasılığının azalması ekleniyor. Otobüsle merkeze gidip, şakır şakır yağan yağmur altında sokak sokak hostel arayıp, sırılsıklam ıslandıktan sonra altmış pesos taksiye feda ederek çaresizce otogara dönüyoruz. Tahtadan, konforsuzluk ilkesiyle tasarlanmış banklarda sabahlamaya en elverişli pozisyonu ararken güvenliğin dışarıyı gösterip, otogarın tüm kapılarını kilitlemesi öldürücü darbeyi vuruyor gecenin kaderine. İlk giriş kapısının ardındaki minik hole muhtemelen evsizlere merhamet amacına yönelik karşılıklı konmuş iki bank var. Zaten bir tanesinde uyku tulumuna girmiş bir evsiz mışıl mışıl uyuyor. İçim gidiyor onun o sıcacık konforuna. Hava o kadar soğuk ki, dört duvar arasında, yağmurdan korunaklı bir yerde olmak bile nimet. Bir de ayakta kalan ve tüm geceyi volta atıp, iki ayak topuğunu birbirine vurarak ve sigara üstüne sigara içerek geçiren bir berduş var ki; kendisini öldürmediğim için gerçekten çok şanslı.

347 total views, 2 views today

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *