Patagonya – Bariloche

Soğuktan büzüşmüş vücudum zangır zangır titrerken ve tüm ihtiyaçlarım tavan yapmışken, « Allah’ım, lütfen artık açılsın, lütfenn » diye yalvarırken iç sesime yanıt geliyor güvenliğin açtığı kapı kilidinin sesiyle. İlk hedef tuvalet, sonrasında kuytu bir bank ve uyuyabilmek için vücut ısısının normal seviyeye yükselip, titremenin geçmesini beklemek. Saat henüz 06:00, hayatın başlaması için en az iki buçuk saat var. Bu da uyku demek oluyor. Patagonik gecelerde otogarda donarak sabahlamak da varmış…

Neyse ki togardaki sebilden akan sıcak su iç organlarının çözülmesine epey bir yardımcı oluyor. Üzerine bir de turizm danışma bürosundaki kızın şakır şakır ingilizcesiyle hostel, süpermarket, ulaşım gibi tüm soruları yanıtlayabilir becerisi eklenince şartlar bir anda iyileşiveriyor. Merkeze gitmeden bir sonraki hedef olan Santiago yolculuğunun planlanması gerek. Bilet satış ofisindeki kız Çarşamba’dan önce otobüs olmadığını söylüyor. Çarşamba çok geç, on altı saat de yol sürecek. Osorno’ya gidip, oradan Santiago bileti almamızı öneriyor. Osorno, Bariloche’ye dört saat uzaklıkta bir Şili şehri. Otobüs trafiği oldukça hareketli. Zaman kazanmak için en uygun seçenek de bu görünüyor.

Otogarın hemen önünden sık sık geçen belediye otobüslerinden birine binip, merkeze gidiyoruz. Tabi yine bir kaos çıkageliyor. Otobüslere sadece bir tür kart okutularak binilebiliyor. Şöför para kabul etmiyor. Yolculardan biri imdadımıza yetişiyor. On pesos nakit karşılığında bir miktar iyilik satıp okutuveriyor kartını eksik olmayasıca.

Merkez çok keyifli ve hareketli gözüküyor. Danışmadaki cici kızın önerdiği, yeni açılmış Wood House Hostel’a gidiyoruz. Sıcak, samimi ve şık bir ortamı var. Kişi başı yüz kırk pesos’ya beş kişi paylaşımlı bir odada sıcacık bir uyku lüksümüz var bu akşamlık.

Bariloche, Nahuel huapi Milli Parkı’nın içine, o doğaya yakışacak biçimde kurulmuş, son derece keyifli, tipik bir İsviçre şehri olmasının dışında Arjantin’in göller bölgesi ve oldukça popüler bir kayak merkezi. Tek kusuru biraz fazla yokuşlu olması.

Cerro Otto tepesi şehin en panaromik noktası olduğundan inanılmaz bir ziyaretçi akınına uğruyor. Buraya gitmek için yüz altmış pesos karşılığında teleferik bileti almak gerekiyor. Bilet gişesinin yanıbaşından kalkan otobüs teleferik istasyonuna kadar ücretsiz götürüyor. İnsanlar güruh halinde akın ettiklerine göre vardır bir hikmeti elbet düşüncesiyle bir gecelik hostel parasını Cero Otto’ya feda ediyoruz. Dört kişilik minik kabinler yükseldikçe manzara güzelden daha güzele gidiyor, en tepeye varınca sisin ardında kayboluyor.

Yukarıda ufak bir tesis var ; ücreti karşılığında uyduruk kar aktiviteleri hizmeti veriyor. Bir de cafe-restaurant var. Sisten hiçbir şey görünmüyor. Dolayısıyla sadece teleferikten görülebilen kısa süreli manzara keyfi için bu kadar para ödemeye değer mi, karar veremedim. En güzeli merkeze geri dönüp, mis kokulu İsviçre çikoltalarından yemek.

Merkezde hareketli bir cadde, bol miktarda çikolata mağazası, şık bir katedral, geniş bir meydan ve yavrulu Saint Bernard kuçularıyla fotoğraf çektirmek isteyen turistlerden geçimini sağlayan sokak fotoğrafçıları var. Hiç sıkılmadan saatler geçirilebilecek kadar hareketli.

Dün gecenin uykusuzluk ve yorgunluğu beyine sinyaller göndermeye başlayınca yapılacak en iyi şeyin hostelde keyifli ve durağan zaman geçirmek olacağı kararına varıyoruz. Tam bu noktada zengin ürün çeşitliliği ve hesaplı fiyatlarıyla La Anonima süpermarket imdadımıza yetişiyor. Gecenin ziyafet menüsü için peceto, domates ve Mendoza şarabı, ertesi sabah kahvaltısının omleti içinse mozarella ve yumurta alıp hostelin yolunu tutuyoruz.

Mutfakla salonu ayıran ahşap bar masası çok kültürlü bir muhabbete hizmet ediyor. Zar atarak bir tür kumar oynayan grubun içinde iki Brezilyalı çocukla bir Fransız kız var. Bol kekikli pecetolar tavada cızırdarken yan ocağa iki Çinlinin işbirliğiyle hazırladığı tencere bitişiyor. Sebzeli noodle ve balık çorbasından oluşan menülerini şöpürdete şöpürdete yerken tadımlık balık çorbası ikram ediyorlar. Balık balık olalı böyle işkence görmemiştir muhtemelen; içinde sirke, sarımsak, ne ararsan var… Ocağı Brezilyalı genç bir çift devralıyor. Türk usulü peceto, Çin usulü balık işkence çorbası derken üstüne bir de Brezilya mutfağı ekleniyor. Mutfak bile kültür şoku yaşıyor olsa gerek.

Yemeği bitiren Çinliler kağıt oynmaya başlıyor. Küçücük bir ortamda türlü türlü muhabbet dönüyor, herkes bir şekilde birbiriyle iletişim halinde. Bir grup da bahçede mangal yakıyor. Bitmez bu gece, muhabbetin sonu gelmez…

Ve nitekim gelmiyor! Öyle bir ağdalanmış ki gece sohbetler, faturanın detayı yüksek promilli bir sabah olarak çıkıyor. Dışarıda yağmurdan göz gözü görmezken kızarmış ekmek kokulu kahvaltıyla içimiz ısınıyor. Otobüsün kalkış saatine kadar olan zamanı yağmur ve yatak keyfi ikilemesiyle geçirmek ise paha biçilmez bir keyif.

Merkezden otogara giden birkaç belediye otobüsü var. Ancak, yine bir bilet krizi, yine şöförle polemik… Adam para kabul etmiyor, otobüsteki üç, beş kişiden de hayır yok. Kiminde kart yok, kiminin kartında yeterli bakiye. Tam ortam pisleşecek, şöför kapıyı gösterecek derken arka beşlide oturan kulaklıklı ergen taciz edilmek suretiyle duruma müdahil oluyor ve oturduğu yerden şöförün yanına kadar gelerek on Pesos karşılığında iyilik satıyor var olasıca 🙂

13:15de kalkması gereken otobüs için yolcular 13:00’de hazır beklerken neden o otobüs kalkmak için 14:00’ü bekliyor anlamıyorum ama uyuz olduğum halde atarlanacak gücüm yok. Ah bu hostel muhabbetlerinin hiç mi sonu olmaz?!

Yolculuğun ilk hedefi Osorno. Yol, el değmemiş karla kaplı, birbirinden güzel manzaralar eşliğinde keyifle akıyor. Ta ki sınır geçişine kadar. Malum, tekrar Şili topraklarına giriyoruz, tarım bakanlığının meşhur meyve, sebze, tohum, et, süt ve yan ürünleri yasakları… Çanta mandıra gibi maşallah… Bu kez kontrol çok sıkı. Tüm bagajlar otobüsten indiriliyor, ortama dünya şekeri bir Rintintin geliyor ve kuyruk havada bütün çantaları hoplaya zıplaya « snıf snıf » kokluyor. Sonra ikinci tur ve daha sonra otobüse binip oraları da kokluyor. En son olarak görevli kafasına göre üç, beş çanta seçip açıyor ve didik didik arıyor. Neyse ki sevimli kuçunun burnu peynire pek duyarlı değilmiş.

Bir otobüs dolusu insan, sanki bir ülkeye kaçak girerken yakalanmış gibi yan yana dizilmiş beklerken tekrar otobüse doluşuyoruz. Stres diz boyu; saat 19:00’u geçti bile ve Bariloche’de bu parkuru öneren cici kız Osorno’dan Şili’ye giden otobüslerin saat 19:00 civarında kalktığını söylemişti. O otobüslere yetişememek demek Osorno’da bir gece geçirmek, hatta belki de otogarda sabahlamak demek… Böylesi bir stres halindeyken biri size Şili saatinin Arjantinin bir saat gerisinde olduğunu söylese ne hissedersiniz? İşte öyle bir şey…

Beş buçuk saatlik yolculuğun sonunda Andesman firmasına ait çift katlı, basık, her türlü kokunun birbirine karıştığı avam otobüs Osorno’da kocaman bir otogara giriyor. Buradan neredeyse dakikada bir otobüs kalkıyor ve Santiago’ya giden birçok firma var.

On bin pesos karşılığında Pullman Bus firmasından alınan semi-cama koltuklar şu ana kadar Patagonya’da gördüklerimin en kötüsü diyebilirim. Otobüsü yaparken amortisör koymayı unutmuşlar. Bir de Serdar Ortaç kılıklı muavinimiz var ki evlerden ırak; sıcak su diyorsun yok, soğuk ver o zaman, o da yok… E bi mola versek de biz alsak. Açlıktan tırmalanırken Osorno otogarının arkasındaki süpermarketten aldığın hazır çorba ve noodle bir tas sıcak suya kurban gitsin, sen de tuzlu krakerle peynir gevele, üstüne susuzluktan kavrul ve Serdar sana su vermesin… Binlerce dansöz doldurduğumun otobüsü…

Neyse ki otobüs bir terminalde duruyor. İçeri güruhla yolcu doluşurken gecenin o saatinde bulduğumuz sıcak su bir anda mutluluk pınarına dönüşüyor. Açlığın verdiği gözüdönmüşlük insanda domates çorbasını noodle sosu olarak kullanma yaratıcılığını bile uyandırabiliyormuş. MİS gibi yemek… Sonrası mı? MİS gibi uyku…

255 total views, 1 views today

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *