Her Yer Beyaz, Her Yer Tuz

Yol göründü mü kimse dizginleyemez gezgini. Şehirler dar gelir, mesafeler kısalır. Biz de geldiğimiz terminalden gece yolculuğuna iki bilet kestirip yol harcımızı ödedikten sonra otobüsün üst katındaki en ön ikiliye kuruluyoruz. Yolumuz uzun. Otobüsteki her yolcunun koltuğuna bırakılmış battaniyelerin altına girip soğuktan camları buz tutmuş otobüsümüzde keyifle uykuya dalıyoruz. Sabah gözümüzü dünyada eşi olmayan bir güzelliğin topraklarında açacağız.

Biraz düş, biraz soğuk derken yol bitiyor, gün ağarıyor, otobüsümüz de yolun sonuna varıyor. Güneşin ilk ışıkları havayı aydınlatırken, soğuk insanın içine işliyor. Küçük bir meydanda iniyoruz otobüsten. Yan yana dizilmiş yemek satıcılarının başı kahvaltı etmeye gelen yerel insanlarla dolu. Kahvaltı dediysem peynir, zeytin, yumurta gelmesin aklınıza. Burada kahvaltı anlayışı bildiğiniz etli, sebzeli, sulu yemek. Porsiyon bol, bedel az. Biz de yer bulup yanaşabildiğimiz bir tezgah başında tıka basa doyarken dükkanların açılması için zaman geçiriyoruz.

Buraya gelme kararımızın kökleri iki sene önce Santiago’da aklıma düşen bir ‘arsız’lığa dayanıyor aslında ???? Ve bu düşü gerçekleştirmek bireysel koşullarla olanaksız olduğundan tur satan acentelerin açılmasını beklemekten başka şansımız yok. Öte yandan da bugün yola çıkmayı planladığımızdan geç kalıp gün kaybetme gerginliği içindeyiz. Güneş kendini iyiden iyiye gösterse de havadaki keskin soğuk değdiği her yeri acıtıyor.

Şehir merkezinin ortasından geçen ana caddeye kurulan pazarın tezgahları da turistlere satılmak üzere envaiçeşit ürünle dolmaya başlıyor. Buraya aynı amaçla gelen gezginler yola çıkmadan önce özellikle kalın giyecekler, eldiven, bere, atkı, çorap başta olmak üzere, içecek su, tuvalet kağıdı gibi gereksinim duyacağı pek çok şey almak zorunda. Yerliler, bunu çok iyi biliyor ve bu zorunlu alışverişten güzel bir gelir sağlıyor. Pazardaki tüm tezgahlarda fiyatlar böylesi bir yerleşim yeri için son derece astronomik. En kalitesiz ürünler bile ederinin kat kat üzerinde satılıyor. Anlayacağınız, mağduriyetten yararlanma durumu burada da pek gelişmiş!

Dükkanların çoğunun açılmasıyla birkaç acenteden fiyat alarak dünyanın en büyük tuz rezervine yapacağımız üç günlük gezimizi kısa sürede planlıyoruz. Hemen her firma aynı fiyatı veriyor, üç aşağı, beş yukarı. Biz, üç aşağısını tercih ediyoruz elbet. Ücret farkı ödemeksizin birer de uyku tulumu ödünç alıyoruz. Yolculuk saati için olan zamanı da pazar alışverişiyle geçiriyoruz. Temmuz başında başlayan gezimiz için çanta hazırlarken her ne kadar soğuğu öngördüysek de eski derecelerin bu kadar yükseleceğini düşünmedik. Zaten gezi planımızda da bu rota net olarak işaretli değildi. Olabildiğince sıcak tutacak yün malzemeler almak üzere girdiğimiz pazardan bir çift yün eldiven alarak kurtulmayı başarıyoruz. Fiyatlar öylesine şişkin ki, bu kadar düşük kaliteli eşyalara bunca bedel ödemekten vazgeçip çantada ne varsa üst üste giyerek, bir şekilde idare etme kararı alıyoruz.

Turu satın aldığımız firma yetkilisinin tembihiyle üç gün yetecek kadar içme suyu ve tuvalet kağıdı aldıktan sonra hareket noktasına gidip çantalarımızın cipin üstüne yerleştirilmesine yardımcı oluyoruz. Uyku tulumlarımızı da çantalarımızın yanında sağlama aldığımıza göre artık cipteki yerimize yerleşebiliriz.

Turda bizden başka Lima’dan tatile gelen bir anne-kız ile iki Fransız var. Fransız kızlar en arkadaki ikili koltuğa, biz ve Lima’lı kız orta üçlüye, anne ise şoför yanındaki tekli koltuğa yerleştikten sonra yola koyuluyoruz. Yolculuk süresinin uzunluğu ve manzaraların güzelliğini düşününce üç günlük oturma düzeninin yaratacağı sorunları tahmin etmek zor değil ????

Yapacağımız gezi parkur bakımından normal binek araçla mümkün olmadığından altı kişilik gruplardan birine katılmanız kaçınılmaz. Eğer cüzdanınız biraz şişkinse ve ‘bi daha mı gelecez’ kafasındaysanız kendinize özel şoförlü bir cip kiralayıp tüm koltukları dönüşümlü olarak kullanabilirsiniz. Şoförsüz gitmeyi aklınızdan bile geçirmeyin; zira yolunuz yol değil!

Yola çıktıktan kısa bir süre sonra ilk durağımız olan, eski trenlerin bulunduğu bir açık hava müzesi. Klasik turların hepsi bu tren mezarlığında kısa bir mola veriyor. Biz de diğer gezginler gibi yüzlerce yıllık paslı vagonların üstüne çıkıp fotoğraf çektiriyor, asırlar boyunca nice vagonların yük ve insan taşıdığı raylarda yürüyoruz.

Hareket saati geldiğinde biz ve Fransız kızlar aracımızın başındayken Perulu anne ve üniversite öğrencisi genç kızı, rahatlarından en ufak bir ödün vermeksizin fotoğraf çalışmalarına devam ederek yola çıkışımızı geciktiriyor ve bundan ‘özür’ dileyecek kadar bile rahatsızlık duymuyorlar. Grup gezilerinin kaçınılmaz sevimsizliklerinin başını çeker!

Cipimiz tekrardan yola koyuluyor. Ve çok geçmeden tekrardan duruyoruz. Etraftaki yüzlerce cipi görünce buranın da klasik rotada işaretlenmiş duraklardan biri olduğunu anlıyoruz. Buralara ait tek kişi olan şoförümüz tek bir kelime bile İngilizce konuşmadığı için ne amaçla buraya geldiğimizi anlamıyoruz. Oysaki turu satarken laf kalabalığıyla İngilizce bilen şoför gibisinden palavralar sıkıyorlar. Gerçekler, yol boyunca o şoföre her şeyden çok muhtaç olduğumuz! Hem kafa tutsak kaç yazar, adama sövsek ne anlayacak ki?! İnip Colchani’nin keyfini çıkaralım en güzeli.

Colchani, büyük tuz rezervine en kestirme yolu sağlayan nokta ve burada bir tuz kooperatifi bulunuyor. Biz de ufak bir tur atıp tuz yığınlarıyla eğleniyoruz.

Kamyonun arkasında tuzdan bir kulübe

Tuz blokları. Elbette yalayarak test ettim ????

Bembeyaz bir rüyanın içindeyiz sanki. Dünyanın en büyük tuz rezervi Salar de Uyuni’ye gelmeyi uzun zamandır istiyordum ama böylesi büyüleyici bir deneyim yaşayacağımı düşünmedim açıkçası. Gözün görebildiği her yer bembeyaz. Güneş gözlüğü olmaksızın bu ışık yoğunluğuna kaç dakika dayanılabilir bilemiyorum. Yüz milyon tonluk bir tuz rezervinin ortasında cipler peş peşe yol alırken görünen manzara reklam panosu gibi. Nefesimiz kesilmiş etrafımızı seyrederken öğlen yemeği için mola vereceğimiz tuz otele geliyoruz. Burada gördüğümüz, dokunduğumuz her şey tuzdan.

Bayrağımız da şanla, şerefle dalgalanıyor dünyanın en büyük tuz rezervinin ortasında.

Her tarafı tuzdan yapılmış otelde şoförümüzün aracın bagajından çıkardığı kumanyamızı açıp masamızı kuruyor, yemeği altı eşit parçaya bölüştürerek miss gibi karnımızı doyuruyoruz. Ve sonrasında haliyle başka gereksinimler başlıyor. Veeee işte orada başlıyor asıl eğlence ????

Otelin bir tuvaleti var elbette. Ama insafsız bir bedel koymuşlar kullanım bedeli olarak. Tabii çölün ortasında ya, otel ya, turistler geliyor ya, falan ya, filan ya… ‘Turistsen birazcık da bağa ver’ acımasızlığına maruz kalan bizim gibi gezginler de bir şekilde başlarının çaresine bakıyor dışarıda elbet. Her taraf bembeyaz olduğundan kalabalıktan uzaklaştığınızda yalnızca bir nokta olarak görünüyorsunuz. Yani ne yaptığınızın seçilmesi olası değil. Bunun yararını kısa sürede çözen ekonomist gezginler gözden az uzaklaşıp otele WC parası kaptırmadan işini görme girişimde bulunuyor. Ve tam surat gevşeme moduna girerken uzaktan gelen bir kara cip hızla yanınıza yaklaşarak muhabbetinizi en hararetli yerinden kesiyor.

Camdan kafasını çıkarmış bir amca polis, molis diyerek bir temiz azarlıyor, tehdit ediyor. Hiç anlamasak da kafa tutuyor. İyi de güzel kardeşim, burası doğanın orta yeri ve söz konusu ettiğin şey de tamamen organik! Yani, doğaya zarar vermiyorum. Keşke sen de benim cüzdana o kadar zarar vermeseydin de, ben de efendi gibi paramı verip tuzdan helanı kullanaydım! Her neyse, biraz kavga dövüş ettikten sonra derhal tuz keyfimize geri dönelim. Ne diyorduk; gözün görebildiği her yer!

Aracımıza doluşup yola çıkınca kara cipli amcanın herkese musallat olduğunu öğreniyor, unutulmaz yol anıları arasına kaydediyoruz. Tuzların ortasında, bembeyaz bir evrende yol alan cipimizin bir sonraki durağı Incahuasi Adası. Dev kaktüslerin bulunduğu adayı bir baştan bir başa dönüyoruz. Ve bunca beyazlığın ortasında bile burnumuzu sokacak bir kara delik buluyoruz ???? Ada, ilk bakışta etrafı kolaylıkla dönülebilir gibi görünse de arka tarafına dönüp de geldiğimiz noktayı tamamen gözden kaybedince ve etrafımızda bizden başla yalnızca başı boş köpeklerin olduğunu görünce adrenalin yine artıyor, adımlar hızlanıyor, mesafe uzadıkça uzuyor. Cipin bizi almadan hareket etme olasılığını aklıma getirdikçe hay bin kunduz…

Buluşma saatini geçirmeden ciplerin yanına varınca bir oh çekiyoruz. Bu arada, adaya girdiğiniz ilk yerdeki kaktüs parkına para vermeyi de hiç önermem. Zaten adada göreceğiniz tek şey kaktüs ve boyları dört metreye yakın olanlar var. Yani görmeme olasılığınız yok. Ama bizim gibi gözünüzü karartıp adanın çevresini de dolaşmadan önce bir kez daha düşünün derim. Bana sorarsanız elbette “yapın” derim ????

Kaktüs adasından sonraki hedefimiz ise güneşi batırdıktan sonra geceyi geçireceğimiz tuzdan otelimiz.

Günü batırdığımıza göre müsaadenizi rica ediciim. Malumunuz zor bir gece bizi bekliyor. Herhangi bir ısıtma sistemi bulunmayan, tamamı tuzdan yapılmış otelimizin tuzdan yatağında (elbette onu da test ettik ???? ), oksijensizlikle savaşırken, eksi on derece soğukta uyumaya çalışacağız. Siz de bu arada gezmeye çalışın bence. Her ne koşulda olursa olsun gezmekten güzel ne olabilir ki?! Gezin, anılar biriktirin, insanlar biriktirin, unutulmaz deneyimler edinin. Haftaya kaldığımız yerden yeni serüvenlere dalmak üzere, rotanızın sonunda hep huzur dolu güzellikler olsun. Her şey gönlünüzce olsun.

299 total views, 2 views today

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *