Elveda Patagonya

Şili, Santiago’dan kalkan otobüsümüz Caracoles geçidini döne döne, Mendoza üzerinden, toplam yirmialtı saatlik bir yolculuğun sonunda Bs As, Retiro otogarına giriş yapıyor. Şehir, delicesine bir yağmurla karşılıyorsa da bizi, kısa süre sonra güneş açıyor. Bahşiş isteyen bagaj dağıtıcısıyla sessiz ve derinden süren bir mücadelenin sonunda ısrarla en sona bıraktığı bagajımızı, para şöyle dursun, bagaj fişini bile vermeksizin ele geçiriyoruz. Sırada bagajları koyacak locker bulmak var. Locker için otogardaki kiosklardan ücret karşılığında jeton almak gerekiyor. Bu işi de yardımsever insanların nazik destekleriyle çözüp, çantaları dolaba kilitledikten sonra şehirde avare avare dolaşmaya çıkıyoruz.

Hava hem güneşli, hem de t-shirtle gezilecek kadar sıcak. Onca patagonik soğuktan sonar iyi mi geliyor, tuhaf mı çözemediysem de karı ve soğuğu şahsen özledim bile. Şimdi lapa lapa kar altında yürüyor olmak vardı. Ama zaten patagonik serüvenin de son saatleri ne yazık ki… Birkaç saat sonra İstanbul’a dönüş tantanası başlayacak. Şehir merkezinde amaçsızca dolanıyoruz.

Defense terkedilmiş gibi; nerede o iki hafta önceki pazar curcunası. Florida Caddesi’nde bile bir sürü dükkan kapalı. Mayo Meydanı’ndaki Casa Rose önünde bir kalabalık ilgimizi çekiyor. Meğer sarayın halka açık olduğu iki günden biriymiş cumartesi. İçeri giriş ücretsiz. Girdikten sonra üst katları gezmek ve özellikle Eva Peron’un halkı selamladığı o ünlü balkona çıkabilmek için sıra numarası alıp, beklemek gerekiyor. Pek ilgi çekici gelmiyor böylesi keyifli bir şehirde hala girilmedik bir sürü sokak varken…

Hedef olmaksızın gezmeğe devam. Elimizde hala hatırı sayılır bir miktar Arjantin Pesos’u var, bunların US Dolar’a dönüştürülmesi gerek. Ancak, ne açık döviz bürosu ne de banka var. Sokaklardaki çığırtkan cambioculara da güvenilmez. En iyisi işi havaalanındaki bankada çözmek.

Ezeiza Havaalanı’na gitmek için Retiro otogarından mavi metro hattıyla Av. De Mayo’ya gidip, oradan 8 numaralı otobüse binmek gerekiyor. Ancak, ne yazık ki her 8 numaralı otobüs aeropuerto’ya gitmiyormuş! Hatta dört tanede bir tanesi gidiyor ki o da büyük olasılıkla yarım saatte bir geliyor. Bütün bunların ötesinde inanılması neredeyse imkansızsa da merkezden kalkan 8 numaralı otobüs Rivadavia Caddesi’nde adım başı bir durakta durduğu ve her kenar, köşe mahalleye girip çıktığı için otuz kilometrelik yolu tam iki saatte gidiyor.

Öyle bir stress var ki, bıraktık cepteki altıyüz US $ karşılığındaki Arjantin Pesos’unu kurtarmayı, yalnızca uçağa yetişebilmenin derdindeyiz. Uçak yolcu almaya başladığı saatte biz ancak havaalanına gelebildik. Daha pasaport ve güvenlik geçilecek. Neyse ki biniş kartlarının çıktısını almıştık ve bagaj vermeyeceğiz.

Sao Paulo’dan gelen uçaktaki beklenmedik, ufak bir gecikme bir anda olumsuz koşulları tersine çeviriyor. Tüm işlemler tamamlanmış olarak free shop’tayız ve hala uçağa bindiğimiz anda hiçbir işimize yaramayacak bin iki yüz pesos var cebimizde. Ne yazık ki burada devlet size bir kere kendi parasını sattı mı bir daha hiçbir koşulda geri almıyor. Yani siz siz olun Arjantin’de para dönüştürürken son derece hesaplı olun; olur da umduğunuzdan daha az para harcayıp cebinizdeki pesolardan arttırırsanız, onlar artık sizin zimmetinizde demektir. Ya bu topraklarda harcayacak, ya da anı olarak memleketinize götüreceksiniz. Daha da beteri bunları Türkiye’de de başka bir para birimine dönüştürmeniz neredeyse imkansız gibi. Biz de olabildiğince seri bir biçimde bir Samsonite sırt çantası ile bir Bose hoparlöre dönüştürüverdik cepteki parayı. Her ne kadar ilk bakışta ne bulduysak aldık gibi gözükse de Türkiye’de ne banka ne de döviz bürosunda işlem gören Arjantin Pesosu’ndan iyidir.

Uçak tıklım, tepiş dolu. Neredeyse boş koltuk yok. Zaten orta üçlünün ortasında olan berbat konumdaki koltuğum üstüne üstlük yatmıyor ve siparişi çok önceden verilmiş deniz mahsulü menü listeye yüklenmediğinden yok!!! Hadi bakalım; on yedi saatlik yolculuğumuz güzel başladı. Bakalım neler yaşayacağız bu on yedi saat boyunca havada?…

Ve bitti, ve yine İstanbul, ve yine yaz… Neler mi gördük on yedi saatte havada? Çözüm odaklı, güler yüzlü hosteslerin yanı sıra kendini THY’nin mütevelli başkanı sanan kibirli ve suratsız hostesler. Günün geceye, sonra tekrar gecenin sabaha dönüşü. Fabio Ricci’ye yazılan bu son satırlar… Bir sonraki sene hangi rota acaba??? Yaz ortasında kış, soğuk, tipi ve dünyanın dibi… Film gibi, rüya gibi… İnsan varoldukça gezmeli; buzul soğuğunda ciğerleri yanarak, çölde kum fırtınasına yakalanarak da olsa gezmek güzeldir, dünyayı keşfetmektir, yeni rotalara yelken açmaktır.

Yepyeni bir rotada, yeni maceralarla tekrar görüşmek üzere…

316 total views, 1 views today

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *