Dönüş Zamanı Rehberimiz Bir Kuçu

Geçen hafta Machu Picchu giriş kapısından çıkış yaparak veda etmiştim sizlere. Ve şimdi kaldığımız yerden, yani yeşil okların izini sürerek kestirmeden Aguas Calientes kasabasına ineceğimiz yolculuğumuza başlıyoruz. Daha yola başlar başlamaz dik kulaklı, cana yakın bir kuçu takılıyor peşimize. Zaten nerede olsam beni bulur bu sevimli dostlarım. Herhalde çekiyoruz birbirimizi bir şekilde. Öylesine ısrarcı ki, bırakmıyor peşimizi bir türlü; ya önümüze geçip ötede gelmemizi bekliyor, ya da arkamızdan adeta “hadi ama, daha seri, bekleme yapmadan” dercesine takip ediyor. Bacaklarımızın arasından önümüze geçiyor, arkadan gelenimizin gelmesini bekliyor. Görünüşü heybetli ve sert ama belli ki kalbi sevgi dolu. Yoldaş, bir müddet sonra rahatsız olmaya başlıyor bu gereksiz samimiyetten. Zira kuçu, ayaklarımızın altında bir öne bir arkaya yaparak tedirginlik yaratıyor. Fakat misafirperverlik Türk anlayışından beter diyeyim, gerisini siz tahmin edin. Tepeden orman içine doğru zigzaglar çizerek inen basamaklı yol, yer yer otobüs yoluyla kesişiyor. Yolun karşısına geçip tekrar orman yoluna dalmak gerekiyor. Birkaç noktada kafamız karışıp yola nereden devam edeceğimizi düşünürken sadık dostumuz yol gösterip neredeyse paçalarımızdan çekiştirerek buradan gideceğiz diyor. Yolun sonuna kadar sıkılmadan bize eşlik ediyor.Hava sıcak, kan ter içinde kalıyoruz. Ama o hiç pes etmiyor. Yolun sonunda ise arkasına bile bakmadan çekip gidiyor. Demek ki gezginlere yol göstermeyi görev edinmiş Rintintin ????

İniş yolu yorucu sayılmaz. Kırk dakika kadar sürüyor. Genişlikleri birbirine eş olmayan basamaklar indiğinizi düşünün. Ve aşağı yönünde olduğumuzdan pek nefes nefese de kalmıyoruz. Yolun bittiği ya da yukarı çıkanlar için başladığı noktada parkuru gösteren bir tabela var.

Sol tarafta belirtilen araç yolu, sağ taraftaki yeşil yol ise yayaların kullandıkları orman içi yol. Hemen yanındaki patika yolun başında ise müzeye gider okunu görüyorsunuz. Kasaba yönünde sabah üzerinden otobüsle geçtiğimiz geniş, demir köprü ve altında usulca akan Vilcanota nehri. Öylesine kan, ter içindeyiz ki nehrin sularına kendimizi bırakıp serinlemek için can atıyoruz ama bu pek de yerinde bir karar görünmüyor. Nehrin içindeki büyük kaya parçaları tehlike yaratabilir!

İyisi mi biraz daha sabredip terimizden hostel’de kurtulmak. Yolun bundan sonrası otobüslerin de kullandığı yol. Zaten pek bir şey de kalmadı kasabaya. O duşun altında günün yorgunluğunu atıp sokak sokak keşfe dalmak sabahtan beridir harcadığımız enerjinin ödülü olacak!

Diye halüsinatif düşlerle kendimizden geçerken duştan akan buz gibi suyla kendimize geliyoruz. Hostel’de tüp kalmadıysa gözünün yağını yediğim Mösyö Hostel’in suçu ne?! Sipariş vermiş, ilk trenle gelecekmiş. Ölme eşşeğim ölmeymiş! Sinirden küplere binen Yoldaş, odayı değiştirme ve Möstö Hostel’e haddini bildirmek için de bugünkü oda bedelini ödememe konusunda ısrarcı. Zaten daha önce ödediğimiz bedel karşılığında bir adet havlu verdiğine şükreder halde olmamız gerekirken ikinci havlu için dalaştığımız Mister Hostel’le iyicene geriliyoruz.

Yoldaş inadıyla kıyafetlerimiz terden üstümüze yapışmış vaziyette akşam serinliği çökerken sokak sokak oda arıyoruz. Ne mümkün; çoğu hostel kapısına “No room available” yazısı asmış. Paşa paşa elimizde olana geri dönüp tüpün gelmesini ve duştan sıcak su akmasını bekliyoruz. Nihayet yıkanıp paklanıp karın doyurma faslına geçiyoruz. Kasaba meydanının dibindeki merkez pazar yeri bu konuda son derece zengin. Alt katında meyve, sebze, ekmek, peynir, et türünden yiyecek, içecek satılan pazarın bir üst katı yemekçilere ayrılmış. Tıpkı daha önce gezdiğimiz pazarlarda olduğu gibi burada da yan yana dizilmiş tezgahların önündeki sandalyelerde son derece düşük maliyetle midenizi dilediğinizce doyurabiliyorsunuz. Bizim de payımıza bu “ne ararsan var” karışımı çıktı.

Tavuk suyu içinde parça tavuk, bir tam haşlanmış patates, bir tam haşlanmış yumurta, havuç, noodle ve taze soğan parçaları var. Gayet besleyici ve doyurucu. Midemizi de mutlu ettiğimize göre şimdi biraz kasabayı tanıtalım sizlere.

Aguas Calientes, adını ev sahipliği yaptığı termal sulardan alıyor. Aguas (su) Calientes (sıcak). Kasabanın sonuna doğru uzayıp giden merdivenleri takip ederseniz bir tesise varıyorsunuz.

Uygun bir bedel karşılığında termal havuzlarda yüzüp Machu Picchu yorgunluğunuzu burada bırakıyorsunuz. Keşke böyle bir zaman lüksümüz olsaydı! Bu yorgunluk üstüne şahane bir ödül olurdu gerçekten. Ama biz kasabada zaman geçirmeyi tercih ediyoruz. Meydan son derece kalabalık ve festival coşkusu tüm hızıyla devam ediyor.

Kasabayı Antalya Kaleiçi’ne benzetiyorum. Araç trafiğine kapalı, merdivenli dar sokaklar, sağlı sollu kafeler, restoranlarla dolu. Meydan, kasabanın kalbi. Burada bir kilise, belediye binası, pek çok restoran, bar, kafe bulunuyor. Gelen, geçen oturup soluklansın diye de banklar koymuşlar. Günün her saati hareketli, ya da biz festival zamanına denk geldiğimizden öyle.

Kilisenin önünde toplanan rengarenk kostümlü, şamatacı grup dün geceden beridir bıkıp usanmadan kasaba sokaklarını şarkılarla, danslarla dolaşmaktan yorulmuş olsa gerek ki kısa süreli bir mola vermişler.

Öte yandan festival hazırlıkları tüm hızıyla sürüyor. Meydanın bir köşesi çeşitli renkte toprak ve otlarla halı dokurcasına ince bir işçilikle süsleniyor. Kilise de bu süslemelerden payına düşeni alıyor elbet.

Bandonun yorulduğunu hiç aklıma bile getirmiyorum. Olsa olsa sıradaki parçaya karar verememişlerdir ????
Meydanda herkesin fotoğraf çektirmek için sıra beklediği yerde benim de bir hatıra fotoğrafım olsun.

Meydandan bir blok aşağıya indiğinizde tren yolunun geçtiği, kasabanın ana caddesine varıyorsunuz. Burada bir istasyon olduğundan ve sudan tutun tüpe, battaniyeden, fayansa, patatese aklınıza gelebilecek her türlü malzeme kasabaya tren aracılığıyla geldiği için bu caddede sürekli bir hareketlilik var.

Bu yolu termal tesis yönünde devam ettiğinizde ise sağ tarafınızda hediyelik eşyaların satıldığı büyük bir pazar yeri var. Gezmesi son derece keyifli ama alışveriş için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Fiyatlar fahiş! Çok şık gümüşler, müzik enstrümanları, rengarenk kumaşlardan dikilmiş kıyafetler, pançolar satılıyor. Tezgahlarda gözünüzün kalacağını garanti edebilirim. Ama unutmayın ki bu kasaba Machu Picchu’ya açılan bir kapı konumunda olduğundan tüm gezginlerin göz bebeği ve neredeyse her şeyin fiyatı da buna bağlı olarak fazlasıyla turistik.

Neyse, zaten biz de çok keyifle zaman geçirdiğimiz bu sevimli termal kasabaya veda ediyoruz. Yola düşme zamanı geldi çattı. Bildiğiniz gibi yürüyerek geldiğimiz on kilometreden uzun tren yolunu tekrar yürüyerek Hidroelecrica’ya varacağız ve oradan minibüsümüzü bulup Cusco’ya geri döneceğiz. Sonrasını biz de bilmiyoruz ????

Rutubet kokulu “Hostal Joe Inn” ve sevimsiz Mister Hostel’e veda edip semerlerimizi yüklendiğimiz gibi düşüyoruz yollara. Kasabadan çıkar çıkmaz bir kamp yeri var, kimi gezginler burada konaklamayı tercih ediyor. Kamp hayatına bayıldığım halde altı saatlik araç yolculuğu üzerine sırtımda çanta, tren yolunda yürüdükten sonra çadırda uyumak hiç de çekici gelmiyor nedense. Yine de siz, “çadırın olduğu yerde rutubet kokulu odada ne işim var” diye düşünenlerdenseniz aklınızın bir köşesinde bulunsun.

Hava fena halde sıcak. Güle oynaya, fotoğraf çeke çeke Hidroelectrica’ya nasıl geldiğimizi anlamıyoruz bile. Elbette bizim gibi dönüş yolculuğuna yürüyerek başlayan yüzlerce sırt çantalı gezgin var. Ve asıl sürpriz Hidroelectrica’da, araçların bizi alacağı yerde başlıyor. Birbirine benzer, hatta çoğu aynı yüzlerce beyaz renk minibüs düşünün. Ve sonra onlardan sizi götürecek olanı nasıl bulacağınızı. Ortalık karmakarışık. Tren yolunu yürümüş yüzlerce gezginden kimisi çantalarını yığmış, dinlenmeye çalışırken, kimisi de yeme, içme derdine düşmüş. Biz de çantaları yığdığımız bir yere çöküp ayakkabı, çorap ne varsa fora ediyoruz. Ne de olsa yolun bundan sonrası araçla aşılacağından tek derdimiz doğru aracı bulabilmek. De, bu hiç de kolay çözülecek bir sorun değil burada! Ortalık, çomak sokulmuş karınca yuvası gibi. Herkes her tarafa koşuşturup kendi bineceği aracı bulmaya çalışıyor. Neyse ki beni eşyaların başına nöbetçi diken Yoldaş, bir şekilde işi çözüyor ve karga, tulumba bir araca kendimizi atıp, yola koyuluyoruz. Kısa süre sonra yağmur başlıyor. Yol manzaraları yağmur bulutlarıyla griye boyanmışken de bir başka güzel. Köylerden geçerken festival kutlamalarıyla yolu kapatmış olan şamatacı grupları seyredip kah kestirerek, kah zorunlu hacet dolayısıyla yol kenarında kısa molalar verdirten yolcularla eğlenerek Cusco’ya varıyoruz. Saat, bu gece burada konaklamamıza gerek kalmayacak kadar erken. Yola başlarken büyük çantalarımızı yanımıza aldığımız için hayıflanırken şimdi neredeyse bununla övüneceğiz. Şehre girerken berbat bir trafiğin içinde buluyoruz kendimizi. Tüm büyük ve kalabalık şehirlerin ortak sorunu burada da peşimizi bırakmıyor. Plaza de Armas’a yakın bir yerde inip yürümeye karar veriyoruz. Koşar adımlarla meydana varıp buradan bir sonraki hedefimize ulaşacağımız bir araç bulmalıyız. Aksi taktirde bir gece daha burada konaklamak zorunda kalıp bunun bedelini de hem zaman hem de masraf olarak ödeyeceğiz. Meydandaki tüm tur ve otobüs firması acentelerine girip çıkarak, sefer saat ve fiyatlarını araştırıyoruz. Otobüsteki koltuk klasmanı da önemli detaylardan elbette.

Aslında belki de terminale gitsek çok daha uygun fiyata çok daha fazla seçenek bulabileceğiz. Ancak, zamana karşı yarıştığımızdan bunu göze almak istemiyoruz. Ve sonunda hediyelik eşya satan bir dükkandaki ablanın koltuk, otobüs konforu ve fiyat konusundaki söylemine ikna olarak Transzela firmasından biletlerimizi alıyor, bulduğumuz ilk taksiyle terminale atıyoruz kendimizi.

Buraya kadar her şey yolunda. Zamanından önce gelip ilgili firmanın kontuarı önünde sefer saatini beklerken gözümüzün ucuyla gördüğümüz kadarıyla bileti satan abladan sağlam kazık yediğimizi anlıyoruz. Bileti buradan çok daha uygun fiyatla alabilirmişiz ama bunu riske edecek lüksümüz olmadığından her şeyi göze almıştık zaten. “Hay ben böyle işin içine” kıvamına gelen Yoldaş, henüz zaman olduğundan yola çıkmadan önce tuvalete gidiyor. Gidiş, o gidiş! Otobüsün kalkmasına henüz zaman olmasına karşın “bu otobüse bineceksiniz” ısrarından vazgeçmeyen kontuar görevlisiyle pisleşip bilet üzerinde yazan saati gösteriyor, partnerimin tuvalette memleketlerine, anlayışlarına saygılarını sunduğunu anlatmaya çalışıyorum. O arada abla, no problem olduğunu ve bizi bir sonraki otobüsle göndereceğini söyleyip gidiyor. İyi de güzel ablam, biz tüm çanta vesaireyi senin kaldırdığın otobüsün bagajına ellerimizle teslim ettiydik! Şimdi ben en pragmatik küfürlerimi bu ablaya mı sunayım yoksa Yoldaş’a mı saklayayım?!

Biz, bir sonraki otobüs saatini beklerken, sırt çantalarımız çoktan yola çıktı. Tekrardan ablayı buluyor, çantalarımızla ilgili endişelerimizi bir kez daha kendisine anlatmaya çalışıyoruz. Ve tüm bu etkileşim sürecinde ne biz İspanyolca bir kelime kullanıyoruz, ne de o bir kelime İngilizce ???? Önündeki monitörden bize otobüsün alt katındaki tekli, tam yatar koltuklardan verdiğini gösteriyor. İşte bu güzel haber hem kazıklandığımız bedeli bize geri kazandırıyor, hem de daha iki gün önce içinde ne var ne yoksa çamaşırhaneye bırakıp yıkattığımız, giysilerimizle dolu çantalarımızdan ayrı olma endişesini hafifletiyor. Abla, tüm otobüslerin aynı terminale gittiği ve inince çantalarımızı orada bulacağımız konusunda bizi sakinleştirmek için elinden geleni yapıyor. Zaten olan olmuş artık. Bize de umudumuzu kaybetmeden, tam yatar koltuğumuzda mışıl mışıl uyuyarak bir sonraki durağımıza varmak düşüyor.

Nereye mi gidiyoruz? Eeee, o kısmı biraz merak edin ???? Uzaklara, daha uzaklara diyerek size bu haftalık veda ediyorum. Kim bilir, belki de bazılarınız tahmin etti bile nereye gittiğimizi. Rotamız neresi olursa olsun, ilkemiz “Gitmediğin yer senin değildir!” olsun. Haftaya yeniden görüşünceye kadar sevgi, umut, mutluluk ve yolculuk hayatınızdan eksik olmasın…

279 total views, 1 views today

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *