Deniz Seviyesinden 3810 Metre Yükseklikte Bir Göl: Titikaka

Cusco’dan gece yarısı çıkış yapan otobüsümüzün tam yatar koltuklarında rahat bir uykuyla geçirdiğimiz yolculuğumuz sabahın erken saatlerinde Puno otobüs terminalinde son buluyorken, bizden saatler önce hedefe varan sırt çantalarımıza kavuşmanın keyif ve huzuru içinde konaklayacak yer aramaya başlıyoruz. Terminalin etrafı, gecekondu tipi, sıvasız, tuğla binalarla dolu. Bir yanı ise iki ülkeye yayılan, uçsuz bucaksız bir göl. Birkaç hostel’den fiyat aldıktan sonra penceresinden terminal ve göl görünen, girişi oto galeriyi andıran, tuğla bir binanın ikinci katında, duş ve tuvaleti içinde bir oda kiralıyoruz. Amacımız bir an evvel limandan kalkan teknelerden birine atlayıp dünyanın deniz seviyesinden en yüksekteki gölüne açılmak ve ‘Uroslar’la buluşmak.

8285 km₂’lik alana yayılan ve en geniş yeri 64 km, en uzun yeri 172,2 km, en derin yeri ise 283 m olan gölü keşfetmek için  günübirlik ve konaklamalı tur seçenekleri var. Konaklamalı seçeneklerde bir gecenizi göldeki adalardan birinde geçiriyorsunuz. Biz, günübirlik bir keşifle yetinenlerdeniz. Limana daha adım atar atmaz elinde bir haritayla dayının biri yanımıza bitişip başlıyor anlatmaya. Dayıyla ortak bir dilimiz olmadığını tahmin etmişsinizdir muhtemelen. Bunun da ötesinde hayatında ilk kez bizi gören dayı, ne tür bir elektrik aldıysa artık hayatımızın fırsatını sunuyor bize. Normalde giriş ücreti ödemek zorunda olduğumuz adalara, benim Titicaca rengi gözlerimin hatrına mı yoksa Yoldaş’ın boyuna posuna hürmeten mi bilinmez, giriş ücreti içinde götüreceğini söyleyip daha Allah’tan cezamızı mı istiyoruz acaba diye sorgulatasıya ısrar ediyor. Yıllar ve geziler boyu edindiğimiz birikim ve deneyimle ısrar nerede varsa kazıklanma oradadır ilkesinden şaşmayıp limanın ucundaki bilet gişesine kadar yürüyoruz. Ve tabii ki tahminde yanılmıyoruz. Dayının verdiği fiyatın biraz altına kalkmaya hazır dolmuş teknelerden birine bindiğimiz gibi uçsuz bucaksız gölün sazlıklarla süslü derinliklerine doğru yol alıyoruz. Teknede otobüs koltuğu benzeri koltuklar var ve neredeyse herkes içeride oturuyor. Hava güneşli ama And Dağları’nın zirvelerindeki karın soğuğu hissediliyor. İlk durağımız Uros Adası. Ve tam tahmin ettiğimiz gibi adaya girerken ücret falan ödenmiyor!

Göl üzerinde sazlardan yapılmış pek çok yüzen ada var. Ve daha da ilginci, bu yüzen adalarda süregelen bir yaşam. And Dağları arasında, dünyanın en yüksek, Amerika Kıtası’nın ise en büyük gölünde yetişen sazlardan yapılmış bir adanın üzerinde, yine sazlardan yapılmış evlerinde son derece ilkel bir yaşam sürüyor Urolar. Araba gürültüsünden, hava kirliliğinden ve kalabalıktan uzak, elektrik yok, okul yok, hastane yok. Sazdan barakalarında el işi, göz nuru üretimlerini satarak geçimlerini sağlamaya çalışıyorlar. Ve yine el yapımı sazdan tekneleriyle adalar arasında dolaşıyorlar. Bana her ne kadar turistik ve yapay görünse de ender görülebilecek bu yaşam biçimine tanık olmak keyif verici.

Teknemiz adaya yanaşır yanaşmaz kabile reisi kendini tanıtarak adasına hoş gelmişliğimizi vurguluyor. Onlar için turist demek kazanç demek. Ve fakat biz yalnızca bakmakla yetiniyoruz. Gezdiğim yerlerden bir şeyler almışlığım pek azdır. Zira onları tüm gezi boyunca taşıma ve yıpranmaması için türlü eziyet çekme düşüncesi bana uygun değil. Anıysa, en kalıcı olan hafızama kazınandır. Bu tavrımızdan reis ve kabilesi pek memnun olmuyor haliyle. Biz de birkaç fotoğraf çekip esenlikler dileyerek adalarından ayrılıyoruz.

Tekne, Taquile Adasına doğru süzülürken rehberlik yapan abla sürekli bir şeyler anlatıyor. Keşke iki kelime de İngilizce etse de biz de neler olup bittiği hakkında ufacık da olsa bilgi sahibi olsak! Ve güneşli bir öğlen vakti tekne kıyıya yanaşıyor. Abla yanımıza gelip elimizdeki broşürün üzerine “Puerto Chilcano, 2:00 pm, boat Civa” yazıyor ve go to dümdüz adanın öte tarafa anlamında el kol hareketleri yapıyor. Tekneden inenlerin peşine takılıp yürümeye başlıyoruz. Anlaşılan o ki, dönüş saati 2 ve tekneye indiğimiz yerden binmeyeceğiz. Geriye Chilcano Limanını bulmak kalıyor. Onu da çözeriz evelallah ????

Adaya ayak bastığınızda üzerinde “Çocuklara şeker vermeyiniz ve ebeveynlerinin izni olmaksızın fotoğraflarını çekmeyiniz.” uyarıları yazılı bir ‘Hoş Geldiniz’ tabelası sizi karşılıyor.

Gölü arkamıza alarak başlıyoruz yokuş yukarı tırmanmaya. Güneş tam tepede. Oksijen hissedilir düzeyde az ve tabana, nefese, gezmeye kuvvet! Neyse ki su ve coca yaprağı var ????

Yolun sonu köy meydanına çıkıyor. Burada adanın ileri gelenlerinden olsa gerek, coşkulu bir kalabalık “Hoş Geldiniz” töreniyle karşılıyor ziyaretçilerini.

Bir de ufak kilise var meydana bakan.

Gölün büyük adalarından biri olan Taquile’de halk inanç, gelenek ve dillerini günümüze kadar korumayı başarmış. Quechua dili konuşuyor, yazılı olmamasına karşın tıkır tıkır işleyen ve tüm ada halkınca benimsenip uyulan ahlaki kurallar çerçevesinde yaşıyorlar. Ataları İnkalılardan devraldıkları “AMA SUA, AMA LLULLA, AMA QHILLA” yani çalma, yalan söyleme, tembellik etme kuralı halkın temel ilkesi. Kadın egemen toplumda el sanatları oldukça gelişmiş. Erkekler, küçük yaşta öğrendikleri, dört şişle örgü örüyor, kadınlar ise yün eğiriyorlar.

Meydan, günübirlik ziyaretçilerin kalabalığını yaşıyor. Adada konaklamak için tesis bulunmuyor ama eğer bir gecenizi bu huzur dolu ortamda geçirmek isterseniz halk sizi ufak bir ücret karşılığında evinde misafir ediyor. Meydanın çevresinde restoranlar var. Biz, kokulu dumanların yükseldiği daracık bir sokağa istemsizce dalıveriyoruz.

Ve ilk abladan örgü şişine benzer, demir bir şişe dizdiği kuş başı lamalardan alıp tadıyoruz. Yanına bol salata da veriyor. Et, kayış gibi, ısırmakla bölünecek cinsten değilse de arkadaki ablanın hatrı kalmasın diye bir tane de ondan alıyoruz. O, şişin yanında bir adet de közlenmiş patates ikram ediyor. Yolun az ilerisinde ufak bir köylü pazarı kurulmuş.

Köylüler tezgahlarında bahçelerinde yetiştirdikleri tazecik ve doğal meyve, sebzelerini satıyorlar. Bir de bu topraklarda kadın, erkek, çoluk, çocuk, herkesin giydiği, araba lastiğinden yapılmış sandaletlerden var. Kadın modelleri çiçekli ve kadınlar, bu sandaletlerin içine kalın, yün çorap giyiyorlar.

Adanın tüm sokakları meydana çıkıyor gibi. Biz de meydanda ufak bir mola verip gezginlerin ilgisinden son derece memnun top oynayan çocukları seyrediyoruz. Ve tabii ki güneşin, üzerinde türlü türlü cilveler yaptığı masmavi gölü içimize, dışımıza sindirip bol miktarda fotoğraf çekiyoruz. Bakkaldan aldığımız yarı soğuk bira da keyfimize keyif katıyor.

Derken dönüş saati de yaklaşıyor. Nereye gideceğimizi bile bilmiyoruz ama bu sevimli adada ne kadar uzağa gidebiliriz ki?! Yarım saatte en uzak noktasına ulaşırız adanın. Elle duvara yazılmış Chilcano yönünü gösteren oku takip ediyoruz. Daracık sokaklardan, köy kokulu bahçelerden geçiyoruz.

Ve fakat yol bitmek bilmiyor. Yürüdükçe yürüyoruz, adımlarımız gitgide daha da hızlanıyor. Güzel manzaralardan geçiyoruz ama gözümüz hiçbir şey görecek durumda değil. Tekneyi kaçırırsak, ki görünen o, ne yapacağız gecenin soğuğunda bu incecik kıyafetlerle burada?! Bir süre sonra duvardaki işaret okları da bitiyor. Peki ama oklardan hiç sapmadan ilerlememize karşın bu küçücük adada neden bir türlü varamıyoruz o limana??? Tırmandıkça tırmanıyor, tepemizdeki güneşten adeta bitap düşüyoruz. Teknenin hareket saati de çoktan geçti. Tek güvencemiz biz meydandan dönüş yoluna çıkarken daha restorana yeni yemek siparişi veren teknedaşlarımız. Tabii onlar da geceyi burada geçirmeyecekse! Tırmanma parkurunun sonunda limanı tepeden görüyoruz fakat bu kez de aşağıya iniş yolu başlıyor. Büyük kaya kütlelerinden orantısız merdiven basamakları ve koşar adım inerken kayan, tökezlenen adımlar. Kuş bakışı gördüğümüz limandaki birkaç tekneden bir tanesinin bizimki olması için türlü dileklerde bulunurken can havliyle hoplaya zıplaya indiğimiz basamaklarda elimizde bir de bakkaldan aldığımız bira ????

Limandaki teknelerden birinde gördüğümüz birkaç adama Boat Civa diye sorunca limanın diğer yanını işaret ediyorlar. Gerçekten de tekne orada. Hemen atlayıp kıç kısmına yerleşiyor, derin bir nefesle kalan biramızı yudumluyoruz. Henüz bizden başka gelen olmadığına bakılacak olursa dönüş saati değişmiş olsa gerek. Bu da dilini bilmediğin memlekette gezgin olmanın cilvelerinden diyelim. Derken, grup halinde dik basamakları inen yolcuların da teknelere doluşmasıyla dönüş yolu başlıyor.

Akşam üzeri vardığımız Puno’da önce iskele meydanında, sonrasında ise şehir merkezinde dolaşıyoruz. Şehrin en işlek caddesine başı sonu görünmeyen bir pazar kurulmuş. Yok yok dedirten türden iğneden ipliğe ne ararsanız satılıyor. Biz de biraz mandalina, biraz üzüm, domates, yarınki yolculuğumuz için ufak bir çıkın hazırlıyoruz. Akşam düşerken soğuk da iyiden iyiye kendini hissettiriyor. Odaya uğrayıp üstümüze kalın bir şeyler aldıktan sonra hiç de güven tesis etmeyen gecekondu mahallesinin sokaklarında şehrin kalbine doğru ilerliyoruz. Kapısında bidonla benzin satılan sıvasız evler, sokakta yürüyen gangster tipli insanlar ve iki kadın tarafından tartaklanarak kapı dışarı edilmesinin üzerine bir de başından aşağıya bir kova su yiyen kafası hayli güzel amca ???? Eeeee neymiş canım amcam, her kuşun eti yenmezmiş demek… Kimisi gaz, kimisi soğuk duş etkisi yaparmış!

Şehir hareketli ve keyifli, özellikle Plaza de Armas ve civarı. Biraz dolandıktan sonra, soğuk iyiden iyiye ısırmaya başlayınca biraz daha az soğuk hostel odamıza dönüyor, çantalarımızı toparlıyor, battaniye üzerine battaniye örterek uyumaya hazırlanıyoruz. Sabah yine yolculuk var, hem de bu sefer ülke değiştireceğiz. Uzuuunnn bir otobüs yolculuğu bizi bekler. 3830 metre rakımda, soğuk, oksijensiz odamızda uyumuya, dinlenmeye çalışacağız. Bir sonraki rotamız olan dünyanın en yüksek rakımlı başkentinde bakalım neler neler yaşayacak, kimlerle karşılaşacak ve ne gibi zorluklarla baş etmek durumunda kalacağız.

Siz de yeni maceralarımızı merakla beklerken gezip tozmayı, kendinize küçük mutluluklar sunmayı ve yeni insanlar, farklı yaşamlar tanımayı ihmal etmeyin. Sevgiyle kalın, hayatı yakalayın, hoşça kalın…

305 total views, 2 views today

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *