Colca Kanyonu Var mı Bu Yolun Sonu

Ordaa Bir Köy Vaar Uzaktaaaaa

207 km’lik yolu 6 saatte nasıl geldiğimizden mi başlayayım anlatmaya, sabahın köründe indiğimiz otobüsten nasıl bir iç dondurucu soğukla karşılaştığımızdan mı bilemedim. Ha, bir de 3287 metrelik yüksekliğin baş döndürücü güzelliği var!!!

Arequipa’dan gece yarısı yola çıkan Andalucia firmasına ait konfor yoksunu otobüse biner binmez boş koltuklar olduğunu fark ederek, her birimiz için birer ikili koltuk işgal ediyoruz. Böylelikle yol boyunca uyuyup hem dinlenmiş olacağız hem de bol virajlı yol sürecini atlatmış. Elbette her zamanki gibi hayaller ve altında kaybolup gittikleri gerçekler… Otobüs hareket ediyor, tam yayılıyorum ikili koltuğa, minik polar battaniyeme dolanıp koltuğumun altına sıkıştırarak diktiğim 2,5 litrelik su şişem devrilip düşüyor!!! Yere çömüp öne, arkaya, koltuk altlarına bakarken arkamda oturan genç imdadıma yetişiyor. Minnetle şişeyi teslim alıp şükranlarımı sunuyorum kendisine. Kendi dilimde biraz söverek tekrar uyku düzeneğine geçerken, öte yandan da ağzım tepeleme coca yaprağı dolu lama misali geviş getiriyorum adeta. 3287 metrelik bir yüksekliğe yol alıyoruz. Oksijen sorunu yaşama olasılığımız yüksek. Bunu dengelemenin de en doğal yolu coca yaprağı çiğnemek ve elbette bol su tüketmek. Yani anlayacağınız su kıymetli bir hazine. Coca yaprağına gelince; bildiğini kokainin ana maddesi. Ama öyle sandığınız gibi kafa yapıcı bir özelliği yok. Yalnızca nabzı sakinleştirerek az oksijenle olabildiğince normal bir yaşam sürmenize yardımcı oluyor. Zaten çoğunuzun sıklıkla tükettiği ‘Coca Cola’nin da ham maddesi. Uzatmayayım, tam vücudumu o ikili koltukta rahat edebileceğim bir biçime sokmuşum şişe yine yuvarlanıyor. Bu sefer daha sağlam sövüyorum, nasıl olsa dilimden anlayan yok. Otobüsün içi kapkaranlık, dağlık bölgeye çıktık çoktan. Herkes uyuyor ve bu zifiri karanlıkta yerleri avuçlayarak o şişeyi bulmam olanaksız! Bunca yüksekliğe su olmaksızın çıkamam! Sinirden ağladım, ağlayacağım. Bir önceki otobüs yolculuğunda (otobüste su ikramı vardır düşüncesiyle almamıştım) susuzluktan sabaha kadar kana kana su içtiğim kabusları anımsayınca fırlıyorum koltuğumdan geri. O su şişesi bu-lu-na-cak!!! Gerekiyorsa bütün otobüs uyanacak, ışıklar yakılacak ama o şişe bulunacak. Yarı belime kadar kendimi koltuk altına sokup el yordamıyla şişeyi bulmaya çalışırken arkamdaki gencin ayağına gidiyor elim. Çocuk hafiften homurdanarak uyanıp neler olduğunu anlamaya çalışırken yine beni görüyor. “hi again, re-looking for my bottle of water” sevimliliğim karşısındaki sövgülerini ulu orta söylememe hiç gerek yok sanırım. Baktı benden kurtuluş yok, telefonunun fenerini açıp bana yardımcı oluyor. Yok, yok, yok… Koskoca şişe otobüsün yarılan tabanından uçtu gitti sanki. Pes etmek yok, ne dedik?! Bulunacak o şişe, derkeennn birkaç koltuk geride saçma sapan bir yerde, birçok yolcunun uykusunu taciz ederek buluyorum şişeyi. Allahım, öpüp başıma koyasım geliyor. Sımsıkı sarılarak uyuyorum şişeye. Tam uykumun dalma sürecinde mide bulantısıyla karın ağrısı arasında gidip gelen sevimsiz bir huzursuzluk musallat oluyor. Eyvahlardayım ki ne eyvah! Otobüste tuvalet yok. Ne birini, ne diğerini getirmek istiyorum aklıma. Amaann, en kötü durdururum otobüsü. İnsanız sonuçta, her türlü olmaz durum gelebilir başımıza, en olmadık yer ve zamanda. Kendi kendime telkinde bulunduktan sonra yine dalıyorum uykuya. Ve fakat bu sefer de otobüsün altından gelen korkunç bir gürültüyle uyanıyorum. Yol asfalt olmadığı için altı çarpıp karteli deldiğimizi düşünürken yolculardan gelen sesler ve ıslıklar üzerine otobüs duruyor ve içerideki ışıklar yanıyor. Lastik patlamış! Bir bu eksikti. Neredeyiz, saat kaç türünden sorular uyanmaya çalışan beynimde çarpışırken kapılar açılıyor, içeri giren oksijeni düşük oksijenle kendime gelip silkiniyorum. Yolcular tuvalet, sigara, vs gereksinimleri için aşağına iniyor. Biz de iniyoruz biraz nefes almak için. Chivay’a geldiğimizi ve az bir yolumuz kaldığını öğreniyoruz. Dışarısı oldukça soğuk ama çok güzel geliyor o havayı solumak.

Yarım saat gibi bir sürede lastik değişiyor. Tekrar havasız, avam kamaralı otobüsümüze geri dönüyoruz. Ancak ufak bir farkla. İndiğimiz sayının iki katı kadar daha kalabalık olarak. Sevgili yoldaşım pılısını pırtısını toplayıp yanıma bitişiyor. Yola koyuluyoruz. Ama otobüs yolda gördüğü her insanı almak üzere duruyor. Koltuklar çoktan doldu, koridorda insanlar ayakta tıka basa, bizdeki metrobüs misali. İçeriyi keskin, hayvanımsı bir koku kaplıyor. Ne de olsa binen köylüler hayvan yetiştiriyor, bağa bahçeye dalıp çıkıyor. Bir de sırtlarında kendilerinden büyük bohçaları var ki, kokulardan koku beğen! Aldığı her soluğa lanet ediyor insan. Neyse ki işkence fazla sürmüyor ve Cabanacondeee sesiyle geldiğimizi anlıyoruz. Gün henüz ağarmamış ve insana hançer gibi saplanan bir ayaz var. Dayanılacak türden değil. Hemen çantalar açılıyor, diplerden montlar çıkarılıyor ve sonrasında ‘hostel’da boş oda olsun ve yerleşip biraz kestirelim düşleriyle hostel’ımız Arum Qurpawasi’nin yolunu tutuyoruz. Yolunu tutuyoruz derken zaten merkez meydana yürüyerek beş dakika bile değil. Ancak düşler bir kez daha gerçekler altında yerle bir oluyor; bırakın boş oda bulmayı hostel’in kepengi bile kapalı. Sanki hizmet dışı gibi.

Çaresizliğimin en yalın hali. Ama su şişesine dikkat! Oyuncak bebeğine sımsıkı sarılmış bir çocuk gibi ????

Hostelin önünde bulduğumuz oyuncu bir kuçuyla her türlü olumsuzluğu unutuveriyoruz. Öylesine sevimli ve cana yakın. Derken, fazla geçmeden hostelın kepengi kalkıyor, içeriden kuçudan da cana yakın bir genç çıkıyor ve hemen odamızı veriyor. Elbette öncelikle birazcık ısı ve uyku. Gün yoğun ve yorucu geçecek ne de olsa.

Uyandığımızda güneşi görünce ayrı bir keyif kaplıyor içimizi. Hemen giyinip bir sırt çantasını sırtımıza vurup yola koyuluyoruz. Hostelı işleten genç mayo ve özellikle güneş koruyucu almamızı hatırlatıyor. Elbette mayo, yüksek faktörlü güneş koruyucusu çantada. Bu sabah kahvaltı kanyon manzaralı olacak. Meydandaki marketten 2,5 litrelik su, ekmek, domates ve hatta birkaç kutu da bira atıyoruz semere. Koyuluyoruz yola. Meydandan kanyona çıkan yolu bulmak zor değil. Yol son derece keyifli ve eşsiz manzaralar eşliğinde dümdüz ilerlerken, biz fotoğraf çekmekten pek ilerleyemiyoruz. Kahvaltı için de yer bakınıyoruz.

Derken, bir seyir terası buluyoruz. Bundan güzel manzarada kahvaltı edilemez!

Bu seyir terası tam da hedef parkurumuzun başlangıç noktası olarak işaretlenmiş. Colca Kanyonu, dünyanın en derin ikinci kanyonu olarak bilinmekte. Amerika’daki ünlü Grand Canyon’un iki katı derinlikte. Pek çok farklı yürüyüş ve bisiklet parkuru bulunmakla birlikte farklı konaklama noktaları olarak önerilen köyler var. Ve elbette hepsi kanyonun içinde; yol yok, elektrik yok, son derece ilkel. Bizim hedefimiz Sangalle Köyü, bir başka deyişle Oasis. Burası, Colca Kanyonu’nda klasik gezi rotalarından birisi. Ve adından da anlaşılabileceği gibi dağların çevrelediği bir sulak alan, yeşillik ve meyve ağaçları. 1300 metre aşağıya ineceğiz ama bu rakam ya da rakım dile kolay; mesafe 7 kilometre. Neyse ki yol rahat, manzaralar nefes kesici. Güle oynaya iniyoruz.

Seyir terasında şu ya da bu nedenle mola verdikten sonra oku takip etmeniz yeterli. Kaybolmanız neredeyse olanaksız ????

Her şey güzel, güneş kavurucu, yol uzun, inmekle bitmiyor, yaklaştıkça serap gibi uzaklaşıyor.

Terden bunaldıkça hep o suların hayali, o yorgunluğun üstüne bira keyfi… Olacak elbet, devammm…


İnmekle bitmiyor, yaklaştıkça daha bir o kadar var gibi. Baktıkça görüyorsun ama indikçe de iniyorsun. Öylesi bir göz yanılsaması. Güneş de tüm enerjiyi tüketirken inadın son noktasındayız. O suya varılacak, çosss diye atlanacak ve ardından o sırt çantasında taşınan hoşaflaşmış biralar buzzz gibiymişçesine mideye inecek!

Hala “FOLLOW” diyor canını sevdiğim; follow’acak hal mi kaldı beeee ????

Veeeee end of the road. İşte hedef, işte su! Şimdi izninizle bu başarı bu sularda serinletilir. Sonrasında biralar gümletilir. Bunu sonuna kadar hak ettik!

O suya atladığım anda gerçek mi, düşsel mi olduğunu bilemediğim bir ÇOSSS sesi kulaklarımda yankılandı gerçekten. Her şey güzel başladı, biraz zorladı ama umutla güçlenip yine güzele bitişti. Oasis denilen yer gerçekten de çölün orta yerinde görülen serap gibi. Küçücük bir köy, sarp dağların ortasında adeta yeşermiş. Küçük konaklama tesisleri var az sayıda da olsa. Ve orada olmak inanılmaz huzur veriyor. Ve fakat, birer birayı da lüplettikten sonra benim yoldaşın canı, kanı kaynamaya başlıyor. Kanyonun içinde güneş erken battığı için, saat henüz 16.00 olduğu için ve suyun verdiği dinçlikle kendini ZIMBA gibi hissettiği için geri dönme konusunda ısrarcı davranıyor. Şunun şurasında 4-5 saatte varırız “ona göre” hostela. Mis gibi odamız, duşumuz, üstelik sabah güneş doğduktan sonra hiç çekilmez o tırmanış!!!

Hay dinlemez, ikna olmaz olaydım. Ne olduysa o geri dönüş yoluna başlayınca oldu. Oysaki o çimenlikte biralarımızı içerken tanıştığımız, buraya 8. kez gelen kadın da onca ısrar ettiydi geceyi köyde geçirmemiz konusunda! Dönüş yoluna başladıktan çok kısa bir süre sonra, tırmanmaya başlayınca da söylemiştim oysa, “Bak, kanyona tırmanıyoruz, dönüşü olmaz bu işin. Çıktığım yolu asla geri inmem.” diye. Benim yoldaş, inerken de tüm ısrarlarıma karşın o sırt çantasını sırtında taşıdığı için iki kat yoruldu o sıcakta. Suya girmek cennet etkisi yarattı. Çıkacak güçte sandı kendini ama daha yolun başında ilk sırt çantasını fırlatıp attı. Taşıyamam bunu daha fazla diye. Lennn, o senin tüm seyahat çantan; geziye neyle devam edeceksin, eşyalarını neyle taşıyacaksın??? Küfürün 1000’i 1 para, çanta fırlatılıp atıldı, gerekirse geziye üstte başta ne varsa onunla devam edilecek ????

Yüklendim çantayı da sırtıma, içinde servet var ne olsa; SU! He bir de iki küçük bira ???? içeriz belki arada bir yerlerde… Tırman tırman bitecek gibi değil. Suyumuz az, yerlerde debelenip “Beni benimle bırak.” söylemlerinde bir yoldaş ve karanlık çöküyor kanyonun tozlu yollarına. Ha gayret, canımsın, balımsın gazlamaları da fayda etmeyince EEEEHHH faslı başlıyor haliyle. Karanlık çökmeden başladığım noktaya varmam gerek! Yoldaş ısrarlı, “Gitme, gidemezsin, birazdan karanlık çökecek ve 3,5 atacaksın tek başına.” kararlılığında. Tepede uçan condor’u (bölgeye özel hormonlu akbaba) da görünce geri vitesin dibine vuruyorum! Shit’in de Shit’i bir durum. O dev adamı o kayaların üstünde enerjisi tamamen tükenmiş, yatarken bırakamam, üstelik tek başıma karanlık çökerken ve akbaba tepemizde uçarken alıp başımı gidemem! Kalan son suyu zorla ona içirerek ve felaket haberleri katkılı gazlamalarla iki ileri bir geri yola devam. Yolda karşılaştığımız katır sürücülerinin de tekliflerini geri çevirdim. Hayatta o kayalıkları tırmanırken onun üstünde durmayı beceremem, bir de üstüne üstlük buralarda kırık, çıkıkla uğraşamam. Daha gezeceğim, göreceğim bir sürü yer varken, hem de Peru’nun ücra bir köyünde… Yo yo yo, bunu göze alamam! Yol boyunca bu red-i teklifimle suçlanmak pahasına bile olsa. Tırmanmaya devam. Karanlık iyice çöküyor kanyona, manzara daha da esrarengiz bir havaya bürünüyor. Fotoğraf falan çekmeye kimsenin eli değil, aklı dahi gitmiyor. Yol bitmiyor, tırmandıkça uzuyor adeta. Metreler, kilometrelerce uzuyor. Yoldaş, kalan son can havliyle “Fenerli biri geliyor.” diyor ve tüm paramız üstümüzde, “Şuradaki kayanın altına saklayalım.” önerisinde bulunuyor. Artık ağlamak gibi bir lüksüm var sanırım! Yanımda yerlerde sürünerek o bitmeyecek gibi görünen yolu tırmanmaya çalışan bir yoldaş, fenerli, ne idüğü belirsiz, yaklaşan biri, kanyonun orta yerinde karanlık, milyonlarca parıldayan yıldız, bir de akbaba. End of the road bu olsa gerek asıl! Hiç düzlüğe varamayacakmışız gibi bir tükenmişlikle yıkılıyorum. Cep telefonunun feneriyle aydınlattığımız yolda 200 metreyi saate yakın bir zaman diliminde aşınca… Hayatımda ilk kez kendimi o koskoca dağların ortasında o kadar küçük, o kadar güçsüz ve zavallı hissediyorum. Dirençsizliğin tavan noktası!

Bir şekilde biraz fenerlinin saldığı, belki de halüsinatif korku, biraz da kişisel vazgeçmeme içgüdüsüyle kahvaltıyı yaptığımız seyir terasında buluyorum kendimi. Evime varmış gibiyim neredeyse. Bundan sonrası çerezlik, düz ayak yol. Tırmanma bitti en azından. Durur muyum? Hayır tabii ki, bunca yol sırtımda taşıdığım çantadan bir bira çıkarıyorum. Hee, susuzluktan dilimin nereye yapıştığını anlatma fırsatım olmadı haliyle (Suyun kalanını zorla da olsa yoldaşa içirdim, biraz hayat versin diye). O birayı içerken düz yolda yürürken şarkılar söylemeye başlayan ben, bir zaferin daha haklı gururunu tepemdeki milyonlarca yıldızla taçlandırıyorum. Tam köyün girişinde psikolojisini sevdiğim, savaş yorgunu yoldaşım yolun sonundaki sokak lambası altında duran, yöresel kıyafetli iki kadını şapkalarından neye benzettiyse artık, tehdit unsuru olarak gösterince çatlama noktasını zorluyorum. End of the road kuzum, End of the canyon, welcome to Cabanaconde… Oda, huzur, uyku. Ha, bu arada o kanyonu tırmanırken nasıl bir soğuğa maruz kaldığımızı da anlatma fırsatım olmadı bunca şey arasında. Köy meydanına vardığımızda ilk bakkala girip kocaman bir su aldık, hostel kapanmadan odamıza girdik. Yoldaş mı? Yatağa olduğu gibi yığılıp kaldı, bense buz gibi suyla duş alıp kendime geldim ve sonrasında ne var ne yoksa giyinip yatağa girdim ve uykuların belki de en keyiflisine daldım. Sabaha allah kerim, hep güzellikler beklerim ????

243 total views, 1 views today

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *