Bir Ayağım Bolivia’da Diğeri Peru’da

Yaklaşık bir aylık gezimizin sonuna doğru yaklaşırken dönüş yolculuğunu da planlamak gerekiyor. Geziye başladığımız Lima’dan veda edeceğiz Queshualar’a, Aymaralar’a, lamalara, alpakalara, vikunyalara. Ve iki seçeneğimiz var Lima’ya gitmek için: La Paz’dan uçakla iki saat gibi bir sürede ulaşmak, ki bunun bedeli kişi başı 400 €’ya yakın, ya da günlerce sürecek, dilenci potası gibi indili bindili otobüs yolculuğu ve 350 BOB’luk maliyetiyle diğer seçeneği kafadan siliyor. Uzun soluklu bir macera kuşkusuz, otobüsle bir ülkeden başka bir ülkeye geçmek. 1078 kilometrelik bir yol sözü geçen. 36 saati otobüste geçirmeyi göze alırsanız direkt seferler var. Ya da La Paz’dan 12 saatlik bir yolculukla Cusco’ya, oradan da Lima’ya bir 16 saat daha ekleyin. Bu uzun yolculuğu kısa konaklamalarla bölebilecek kadar süremiz olduğundan saatler süren titiz hesaplamalardan sonra La Paz’dan Puno’ya geçerek bir gece konaklamayı, oradan gece yolculuğuyla Cusco’ya ve orada da kısa bir mola verdikten sonra uzun bir gece yolcuğuyla Lima’ya varmayı planlıyoruz. Ve elbette tüm bu planlamalar hiç de kolay olmuyor! Puno’dan La Paz’a gelirken cehaletimize yenilerek aktarmalı otobüs seçeneği almıştık ve yollarda, o teneke otobüste sefil olmuştuk. Bu mağduriyeti bir kez daha yaşamamak için öncelikle Puno yolculuğumuz tek otobüsle ve direkt olmalı. Bu seçenek diğerine göre biraz daha maliyetli olduğundan fazla firma seçeneğiniz yok. Uzun bir arayışın sonunda Litoral firmasının sabah erken çıkışlı seferine iki bilet kestirmenin huzuruyla terminalin hemen karşı çaprazında bulduğumuz bir hostelden ortak tuvalet, banyolu odamızı da kiralıyoruz. Böylelikle yükümüzü çok kısa bir süre taşıyıp, sabah yolculuk için biraz daha geç uyanabileceğiz.

Hostel güzel ve rahat, ancak Pan’ın labirenti gibi, üstelik odamız en üst katta. Döne döne dimdik merdivenleri çıkmak zorundayız, bu oksijen fukarası memlekette.

Ortalıkta bir kargaşa ki anlatmaya ne kelime yeter, ne benzetme. Bolivia sınırında eşyalarınızı otobüste bırakarak iniyor, ülkeden çıkışınızı onaylattıktan sonra satıcılarla dolu köprüyü yürüyerek Peru gümrük kapısından ülkeye girişinizi onaylatıyorsunuz. Ve tüm yolcular bu işi tamamladıktan sonra otobüs sizi Peru tarafından alıyor. Girenler, çıkanlar, çığırtkan satıcılar ve işporta kambiyocular. Peru’ya geçiş yaptığınız noktada yan yana dizilmiş seyyar döviz tezgahları anında para dönüşümü konusunda yardımınıza koşuyor. Tabii güvenirseniz. Hoş, insan zora düştü mü sokak köşesindekinden bile yapıyor!

Her ne kadar çoğu uyuklar halde zora düşmüş bir “kaz” bekliyorsa da bazısı fotoğraflanmaktan sebep memnuniyetsizliğini belirtmeden edemiyor!

Fazla yorulmadan, keyifli ve rahat bir yolculukla öğlen sularında Puno’ya varıyoruz. Ve elbette ilk işimiz Cusco yolculuğumuzu planlayıp biletlerimizi almak oluyor. 6 saat 30 dakika sürecek gece yolculuğumuzun olabildiğince rahat geçmesi için güvenilir ve bilindik firma Cruz del Sur’u tercih ediyoruz. Rahat koltuklarımızda uyurken yolu da tamamlamış olacağız. Bir sonraki akşam 22:00 otobüsüne biletlerimizi aldıktan sonra daha önceki gelişimizde konakladığımız hostelden odamızı da tutup şehri keşfe çıkıyoruz.

Bir önceki gelişimizde hedefimizde Titicaca olduğundan şehir merkezinde pek dolaylı gezememiştik. Bu geceyi burada geçirerek bu eksiğimizi de kapatmış olacağız. Terminalin çok yakınındaki hostele çantaları attığımız gibi dalıyoruz şehrin sokaklarına. Bu arada, indiğimiz otobüste Cusco’ya devam etti ve içinde de hatırı sayılır sayıda yolcu vardı. Allah kolaylık versin diyelim, dile kolay, 36 saat, oturduğu koltukla bütünleşir insan ????

Yine bir pazar yerine çıkıyor adımlarımız. Rengarenk tezgahlar, çeşit çeşit yiyecekler, giyecekler birbirinden güzel fotoğraf kareleri sunuyor. Hep söylerim ya; gezdiğiniz bir yeri insanıyla, kültürüyle, yaşam biçimiyle tanımak için en kısa özettir pazar yerleri. Ne yerler, ne giyerler, nasıl yaşarlar, hepsi bir film şeridi gibi akar tezgahlardan.

Örneğin bilmem kaç çeşit mısırları olduğunu,

Patatesin anavatanının bu topraklar olduğunu,

Sokakta elbise dikildiğini.

Pazarın altını üstüne getirdikten sonra rotamızı Tacna Caddesi’ndeki Mercado Central’e çeviriyoruz. Bu küçük kapalı pazar yerinde meyve, sebze, et, peynir satıcıları bulunuyor. Daha önce gezdiklerimizin yanında biraz sönük kalsa da buraya kadar gelmişken kolaçan etmeden olmaz. Hem gelmişken yarınki yolculuğumuz için yolluk da alırız ????

Pazardan çıkar çıkmaz Oquendo Caddesi’ni takip ederek şehrin en keyifli yürüyüş yollarından Arequipa’ya geliyoruz. Motorlu araç trafiğine kapalı caddenin keyfini yayalar hakkıyla sürüyor. İlk olarak karşımıza Pino Parkı çıkıyor. Bir tarafında son derece estetik duruşuyla San Juan Kilisesi ve onun tam karşısında mavi binasıyla gözünüzü okşayan ulusal kolej. Ortada ufak, yeşil bir alan ve etrafında soluklanmanız, geleni, geçeni seyretmeniz için konmuş banklar.

Chili Savaşında kahramanlık destanı yazan Manuel Pino onuruna 1901 tarihinde yapılan parkın ortasında da kahramanın bir keykeli bulunuyor. Biz gezginlere de bu banklardan birine oturup Puno’nun günlük yaşam sahnelerini izlemek kalıyor.

Ülkede gezdiğimiz tüm şehirlerde olduğu gibi burada da bir Plaza de Armas var ve buraya şehrin kalbi diyebiliriz. Bulunduğunuz yaya caddesini hiç bırakmayın. Zaten bırakmak da istemeyeceksiniz. Yormayan bir yaya gel giti, sağlı sollu birbirinden çekerli restoran, kafe vitrinleri, hediyelik eşya mağazaları. Dört yola geldiğinizde önce meydanın ferahlık veren açıklığını, hemen sonrasında tüm heybetiyle “burdayım” diyen katedrali ve elbette meydanı çevreleyen birbirinden güzel binaları fark edeceksiniz.

Arequipa Caddesi

Bu arada, Arequipa Caddesi boyunca yürürken meydana yakın bir turizm ofisi var. Görevli kişiler son derece akıcı ve anlaşılır İngilizce konuşuyor, üstelik son derece güleryüzlüler. Bizimle ilgilenen bayan her sorumuza açıklayıcı yanıtlar verip verdiği kocaman haritada yerlerini de işaretliyor. Bir de bu geceden başlayacak önemli bir kutlamaları olduğunu ve Armas Meydanında konser ve eğlenceler olacağını söylüyor. Peru’nun bağımsızlık gününe denk gelmişiz, kutlamadan gitmek olur mu?!

Meydanda gerçekten de hummalı hazırlıklar var. Ama katedral binasının güzelliği aklımızı başımızdan alıyor.

Kolonyal mimari harikası katedralin tarihi XVII. yüzyıla dayanıyor ve Bakire Meryem’e adanmış bu ibadethane ulusal kültür mirasları listesinde. Ve günümüzde hala ibadethane olarak hizmet veriyor. İçeriye girmek için bedel ödemiyor, üstelik saygı kuralları çerçevesinde fotoğraf da çekebiliyorsunuz.

Meydan, ilk olarak yardımıcı Kral Conde de Lemos onuruna yapılmış ve sonrasında pek çok değişim geçirmiş. 1901’de ortasına, Arequipa’dakinin benzeri bir havuz eklenmiş. 1925’de ise havuz, yerini Chili Savaşı kahramanlarından Francisco Bolognesi’nin heykeline bırakmış.

Meydan, belli ki günün her saati hareketli. Etrafını çevreleyen birbirinden güzel binalarla soluklanmak ve yeşilin huzuruna varmak için son derece keyifli. Bizim de, özellikle böylesi özel bir etkinlik gecesinde burada zaman geçirme isteğimiz tavan kuşkusuz, ancak midelerden inleyen nağmeler yükseliyor. Şööyle lezzetli bir şeyler alsak da gelsek, birer de buzzz gibi bira yanına. Yayılsak bir banka, ortada çilingir sofrası, karnımızı keyifle doyursak.

Yürüken tren istasyonunun hemen yanında önünde market arabaları gördüğümüz, önü hareketli, çift katlı yerde kesin vardır damağımıza göre bir şeyler. Plaza Vea Puno, kocaman bir hipermarket. Üst katında ücretsiz ve tertemiz tuvalet de var. Markette aradığınız her şeyi bulmak mümkün.

Kızarmış bütün piliç ve biradan oluşan akşam yemeğimizi meydanda keyifle yedikten sonra şehrin sokaklarına geri dalıyoruz. Sahnedeki grup ise hala akord aşamasında.

Şehir, gece de son derece keyifli ve hareketli. Biraz şurası, biraz burası derken bir anda deniz seviyesinden 3800 metre yükseklikteki buz gibi odamızda uyku falan türünden parazitler bozuyor görüntüyü. Ve bir süre sonra bu gerçekle çatışmak üzere odamıza çekiliyoruz.

Her türlü zorluğa karşın rahat bir uykunun sabahında soğuktan ağzımızdan duman çıkarken, dışarısı görünmeyecek kadar buğulu camlar, buharlaşan vücut ısımızın izleri. Ve tüm bunların üzerine hijyen fikri bir daha gelmemek üzere aklı terk ediyor. Hava güneşli ama soğuk. Hemen güneşin keyfini çıkarmak üzere kuşanıp çıkıyoruz. Yolculuk saatimiz akşam olduğundan gezmek için bol bol vaktimiz var. O zaman güzel bir kahvaltı, güne dinç başlamanın temel koşuludur.

Pirinç, kızarmış patates ve sahanda yumurtadan oluşan kahvaltı menümüz. Daha hostelden çıkar çıkmaz kalabalığı takip edip bir bit pazarının içinde buluveriyoruz kendimizi. Ve elbette türlü türlü yemek tezgahları. Biz de bunu bulur bulmaz oturuveriyoruz ablanın tezgahına, hemen önümüzde kırıveriyor yumurtayı, tüpünün üstündeki kararmış tavasına. Afiyetle yiyoruz hazırladıklarını. Ödediğimiz bedel ise sudan ucuz.

Pazarda ne ararsan var; kullanılmış kıyafetler, elektronik eşyalar, antikalar, defolu, ucuz ürünler, oyuncaklar, ve daha aklınıza gelebilecek neler neler.

Ancak, o kadar kalabalık ki, feleği şaşıyor insanın. Güneş de gitgide kendini hissettiriyor. Kalabalıktan kaçıp kendimizi liman tarafına atıveriyoruz. Daha önce geldiğimizde burayı yalnızca Titicaca’ya gidiş, dönüşte görmüştük. Oysa ne kadar da keyifli zaman geçirilecek bir yermiş. Martıları besle, şehri karşıdan seyret, fotoğraf çek, deniz bisikletiyle gezinen, spor yapan, köpeğini, bebeğini gezdirenlerin keyfine ortak ol.

Bir süre göl üzerindeki yürüyüş yolunda yürüdükten sonra vardığımız Floral Caddesi’ni takip ederek yeniden Armas Meydanı’na geliyoruz. Kutlama şenlikleri iyiden iyiye hareketlenmiş. Arequipa Caddesi üzerinde küçücük bir sokağı işaret eden Mirador Manco Capac tabelasını takip ediyoruz. Bir seyir terasına çıkıyor gibi ilerlemiyor yol ama denemeden vazgeçmiyoruz. Çıkılması zor bir yokuş değilse de bu oksijensizlikte biraz zorluyor haliyle. Ama vardığımızda gördüğümüze değiyor.

Tüm şehir ve Titicaca Gölü ayaklarımızın altında. Manzara nefes kesiyor diyeceğim ama bizimkisi zaten çıkarken kesildi. O sabah nefesimizden dumanlar çıkaran hava da tişörtle gezecek kıvama geldiğinden bir de kazak, mont yükü çıktı başımıza.

45 metre yükseklikteki tepede ilk Inka İmparatoru Manco Capac’ın yüzü Tititcaca’ya dönük ve parmağı ileriyi işaret eden bir heykeli bulunuyor. Efsaneye göre işaret ettiği ise tehlike durumunda gölün altında bulunan ve Cusco’daki Güneş Tapınağı’na kadar giden yer altı mağaraları.

Bakmayın siz şehrin buradan böyle güzel göründüğüne; arka taraf tamamen varoş, gecekondu. Girip gezmeye bile cesaret edemezsiniz. Biz giriyoruz, hatta arada manzaralı, son derece lüks villalar da görüyoruz. Aslında niyetimizde daha da yüksek bir seyir tepesi olan Mirador de Kuntur Vasi var ama oraya çıkmayı pek gözümüz yemiyor, özellikle de 620 basamaklık merdiveni görünce! 3990 metre yükseklikteki tepeden güneşin batışını seyretmek pek keyifl oluyormuş. Biz, zamanımızı bunun için harcamaktansa meydana geri dönmeyi yeğliyoruz. Ve filmin akışı tam da bu kararla değişiyor aslında. Önce bir gün önce vitrinde yemek pişiren Çinli ablanın wok tavasında hoplayan noodle’ları görüp arsızlandığımız restaurantı buluyor, kendimizi güzel bir ziyafetle ödüllendiriyoruz.

Chifa Shanghai bol kepçe aşevinde yediğimiz tavuk etli noodle.

Sonrasında ne oldu diye merak ediyorsunuz değil mi?! Ediverin o zaman biraz. Zira bu hikayeyi buraya sığdırmaya hiç niyetim yok. Onu da haftaya öğrenirsiniz. Bu arada da boş durmayın elbet. Zamandan çalın, hayattan çalın, yola çıkın. Gitmediğimiz yer, görmediğimiz köy kalmayıncaya kadar dünya bizim gezi parkurumuz. Gezmek, git gide ağırlaşan, bulaşıcı bir hastalıktır. Tedaviyle zaman harcamayın, gezmeye başlayın. Hoşça kalın.

403 total views, 1 views today

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *