Baştan başa Baltıklar

BİR ARABA, ÜÇ HAFTA, ÜÇ ÜLKE

11 Temmuz – 2 Ağustos aralığında gerçekleşen 3 haftalık Baltık ülkeleri gezi satırlara, sayfalara sığmayacak anılar ve güzelliklerle doldu, taştı. Gerek gezinin parkurunu düzenlerken, gerekse yol boyu ve duraklama noktalarında görülmesi gerekenler planında çoğunluklu olarak yabancı kaynaklardan yararlanmak durumunda kaldım. Bilenler bilir; gezilerimde genellikle merkeze yerleşmiş, bilindik güzellikler yerine, arka planda örtülü kalmışları keşfetmeyi yeğlerim. Bir başka değişle İstanbul’u Beyoğlu, İstiklal’den değil, Balat’ın arka sokaklarından keşfetmeyi severim. Bu tarz gezenlere rehberlik edebilmesini umarak gezimden ufak notlar aktarmaya çalışacağım. Genelde gezi güncelerimi uzun uzadıya, en ince detaylarına varıncaya dek anlatırım. Ancak bu sefer ne yazık ki öyle olmadı. Gezi son derece devingen, günler upuzun olunca gezmekten ve yaşamaktan yazmaya pek zaman kalmadı. Ufak notlar alarak anılarımı kalıcı ve yararlı biçime dönüştürmeye çalıştım. Umarım yararlı olur…

İşte 19 günü yollarda, 3000 km’lik, araçta konaklamalı, gölde yıkanmalı, 3 ülkeye yayılan bir öykü…

RİGA

İstanbul’dan Riga’ya ulaşım son derece kolay. Eğer Anadolu yakasında oturuyorsanız yolun en zor kısmı Atatürk havalimanına olan yolculuk diyebilirim. Ondan sonra THY sizi 2,5 saatte oldukça konforlu hizmetiyle, sorunsuzca indiriveriyor Riga’ya. Gelen yolcu terminali otoparkından kalkan otobüslerle şehir merkezine ulaşım son derece kolay. Bileti Narvesen adlı kiosktan satın alabilirsiniz. Letonya’nın başkentini hakkıyla gezmek için 3 tam gün şart! Eğer müzelere de meraklıysanız 4 yapın siz onu. Her sokağı ayrı güzel, ayrı davetkar. Yaz mevsimi bitmeyen günleri, alaca karanlık geceleri ve olanca dinamikliğiyle ayrılmak istemeyeceğiniz bir şehir.

1200 yılında Daugava nehri kenarına kurulmuş şehir 2014 yılı Avrupa Kültür Başkenti seçilmiş. Bir Orta Çağ şehrini andıran eski şehir merkezi ise 1997’de UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne girmiş.

Her zaman bir şehri, insanını, kültürünü tanımanın en doğal ve kısa yolunun halk pazarından geçtiğini savunan biri olarak Riga gezisine Centrāltirgus market, yani pazar meydanından başlıyorum. Üstelik burası taze meyve, sebze, et ve süt ürünleri, kılık, kıyafet satılan bir pazar olmanın ötesinde bir dönem dünyanın en modern ve en büyük pazarı ünvanını almış dev zeplin hangarları. 1930 yılında kapalı pazar yerine dönüştürülmüş hangarlar 07:00-18:00 saatleri arasında açık ve hangarlar arasında kalan açık alana da tezgahlar kuruluyor.

Çileklerin kokusuna dayanmak zor. Yerel halk sepet sepet alıyor, alır almaz yemeye başlıyor. Taptaze, rengarenk meyveler, sebzeler… Pazar alışverişi yapmamak için kendinizi zor tutacaksınız 🙂

 

Kuru balıkların kokusu pek çekici gelmese de tütsülenmiş somonun tadına bakmalısınız 🙂

Sokaklarda çoluk, çocuk, yaşlı, genç demeden, koca bira şişeleri kafalarına dikip, kana kana içtiklerini görünce şaşırmayın. Çünkü o bira değil, GİRA, üstelik sıcakta inanılmaz serinletici ve çok lezzetli.

Zaten Letonya’da ve diğer Baltık ülkelerinde sokakta bira içmek yasak ve cezası büyük. Ayrıca market vs yerlerde de saat 22:00’den sonra alkollü içki satışı yasak. Yalnızca mekanlarda oturup içebiliyorsunuz.

Çarşı, pazar gezmesini bitirince bir sonraki durağımız Maskavas Forštate. Moskova yolu üzerine kurulmuş Moskova bölgesi bir yahudi gettosu olarak şehrin en karanlık bölgesi olmasına karşın gerek ahşap evleriyle, gerekse kültürler beşiği olmasıyla görülmesi gereken mutlaklardan.

Elbette yol üzerindeki bilimler akademisini de görmemek mümkün değil. 50’li yılların başında Moskova ve Varşova’da yapılmış benzerlerinden örnek alınarak 1956 yılında tamamlanmış kuleli gökdelen biçimindeki bina Riga merkez parkının hemen arkasında son derece görkemli bir görüntü sergilemekte.

Letonya’daki Yahudi topluluğu hakkında bilgilendirici Getto müzesi soykırım kurbanlarını, Nazi propagandasını ve Riga gettosunda yaşamı fotoğraflarla aktarıyor. Yüreğiniz burkularak da olsa Moskova sokağı boyunca ilerlerken sağınızda, Turgeneva sokağından bir önce göreceğiniz bu gerçeği es geçmeyin. Pazar’dan Cuma’ya 10:00 – 18:00 saatleri arasında açık olan müze Cumartesi günü kapalı.

 

Panolarda soykırım kurbanlarının isimleri listelenmiş.

Bir başka kapalı bölümde ise kurbanların fotoğrafları, kimlikleri ve haklarında çeşitli evraklar içinde ampul yanan bir lambaya dönüştürülmüş. Yerde görülen bölmeler ise o dönemde kurbanların kapatıldıkları hücreler. Şimdi ara bölmeler kaldırılmış, yalnızca sembolik olarak sınırları gösterecek yükseltide.

 

Kapalı müze bölümü ücretsiz gezilebiliyor. Alt katta sinagog maketleri, bir üst katta ise o dönemin tipik getto evini sergileyen bir oda var. Odanın dekoru, kokusu, loşluğu insanın içini acıtıyor. Hele o oyuncak at… Duvar o dönemin haberleriyle dolu gazete sayfalarıyla kaplı.

Ve o gerçeklik de sizin içinizi kaplıyor.

Bu kadar hüzün bugünlük yeter diyorsanız dalın birbirinden estetik binaların yan yana dizildiği Dzirnavu Caddesi’ne, çevirin rotayı Lāčplēša 68’deki Chomsky’e. Kanapelerine yayılıp, evinizin konforunda uygun fiyata biranızı yudumlarken, 20. yüzyıl dil biliminin babası, amerikalı filozof Noam Chomsky’nin hiyerarşisini anımsayın.

Chomsky’den ayrılmadan önce tuvalete uğramayı unutmayın. Oranın da kendine has bir dekoru var. Hele kapısına çakılmış sürgü kilitler bence çok yaratıcı ve sanatsal.

Kısa bir soluk alıp, dinlendiğimize göre artık rotayı eski şehir sokaklarına çevirebiliriz. Marijas Caddesi yönünde ilerlerken Dzirnavu ve Elizabetes sokakları arasına gizlenmiş Berga Bazar’ı kaçırmayın. Geçmişte şehrin elit tabakasının yaşam ve alışveriş alanı olan bu sakin avlu nezih atmosferini günümüze kadar korumuş, şık restaurantları, leton modasını yansıtan butikleri ve eko pazarıyla görülmesi gerekenlerden.

 

Marijas Caddesi boyunca yürürken sapın Markela Caddesi’ne; sağınızda Vērmanes parkı, solunuzda birbirinden estetik asırlık binalar…

Sıkıldınız mı? İnin o halde bir alt paralele, kanal kenarında, huzur dolu bir bahçenin ortasında bulun kendinizi.

 

Ve opera binası çekici mimarisiyle sizi karşılar.

Bu güzel bahçenin içinde biraz daha yürüyün. Ödülünüz çok ihtişamlı ve anlamlı olacak…

Letonya’nın simgelerinden biri olarak kabul edilen özgürlük anıtı Letonya Bağımsızlık Savaşı’nda ölen askerler anısına 1935’te dikilmiştir. 42 m yüksekliğindeki anıt granit, traverten ve bakırdan yapılmıştır ve ortasında 19 m yüksekliğinde bir dikili taş bulunur.

 

Dikili taşın üzerinde bulunan 9 m. yüksekliğindeki özgürlük figürü başının üzerinde 3 yıldız tutan bir genç kadın şeklindedir. Bu üç yıldız Letonya’nın üç önemli bölgesi Kurzeme, Vidzeme ve Latgale’yi simgeler.

 

En altta ise Letonya tarihini anlatan on üç heykel ve rölyef bulunmaktadır.

Akşamın en güzel saatleri başlarken Kalku Caddesi’nden Livu Meydanı’na geçmek kendinize sunacağınız en güzel ödül olacaktır. Bugün birbirinden şık sokak kafelerin, Riga Rus Drama Tiyatrosu, Tüccarlar ve Zaatkarlar Cemiyeti (small guilde) ile Kedili eve (Cat House) ev sahipliği yapan bu meydanın 16. yy’a kadar Letonya’dan tohum nakliyesinin yapıldığı önemli bir deniz yolu olan Riga nehri olduğuna inanmak gerçekten çok güç olsa da meydanı süsleyen çiçek dalgaları kaybolmuş nehire atıfta bulunuyor olsa gerek.

 

Cat house (kedili ev)

 

Ön cephesinin iki köşesindeki kulelerinde kuyruğu havada, saldırma pozisyonu almış iki kedi bulunan ev meydanın en ünlü binası. Elbette bir öyküsü de var, hatta iki. Yaygın olan efsaneye göre bu binanın siparişini veren zengin tüccar Tüccarlar ve Zanaatkarlar Cemiyetinden atılınca tepkisini göstermek için binanın iki kulesinin tepesine bu öfkeli kedi heykellerini koydurtmuş, üstelik kıçları tam karşıdaki Büyük Tüccarlar ve Zanaatkarlar Cemiyeti binasına dönük biçimde. Sonrasında iş tatlıya bağlanınca pisicikleri duruş yönünü değiştirtip, yüzleri cemiyet binasına bakacak biçime getirtmiş. Daha eski ama daha az bilinen efsane ise bu tepkinin zengin tüccarın belediyeyle olan bir husumeti yüzünden olduğunu anlatır. O dönemde karşı komşu olan belediye binası 2. Dünya Savaşı’nda yanmış, 1954’de de yıkılmış.

 

1909 yılında, Orta çağ mimari stiliyle yapılmış bina hem eski şehirin sembollerinden biri.

Bir sonraki güne Daugava nehri kenarında kahvaltıyla başlamanızı salık veririm. Merkez marketten alın peynirinizi, uzbek pidenizi, domates, salatalık, vs… oturun nehir kenarına konmuş banklara. Manzarayı seyretmekten yemek yemeyi unutacaksınız. Biraz serin oluyor, baştan önleminizi alın.

Uzbek pidesini merkez çarşıdaki hangarlardan birinin içinde bulunan Uzbek fırınından alabilirsiniz. Bu fırında pişiyor ve sıcacık satılıyor. Uzunu, yuvarlağı, peynirlisi bile var. Kahvaltıda güzel gidiyor.
Bu da diğer taraftan manzara…

 

 

Yediklerimizi eritme zamanı… Mārstaju Caddesi boyunca yürüyüp, St. Peter’s kilisesine varıyoruz. Hedefimiz Rātslaukums, kent meydanı. Burası aynı zamanda şehrin en renkli meydanlarından biri, hatta belki de en renklisi.

2. Dünya Savaşı’nda tüm tarihi binalarıyla yok olan meydanın tamamı yeniden inşa edilmiş.

Meydanda bir çok cafe, müze, kamu binası bulunuyor.

Ortada duran heykel ise Charlemagne’ın yeğeni, frank kumandan Roland’ın heykeli. Askeri lider işgal ettiği toprakları son derece katı kurallarla ama bir o kadar da adaletli biçimde yöneterek adaletin simgesi olmuş. Bu nedenle bir çok kentte heykeli bulunuyor. 1897’de bağışlarla yapılmış granit heykel de savaştan nasibini almış. Günümüzde replikası meydanı süslemekte. Yıkılan orijinalinin yetine yapılan ise St. Peter’s kilisesinde korunuyor.
Yürümeyi sevmeyen, sağlık durumu elvermeyen, küçük çocuğu olan gezginleri de düşünmüşler. Uygun bir ücret karşılığında eski şehir sokaklarını havadar ve konforlu biçimde gezebilirsiniz.

 

 

Kent meydanının en gözde ve estetik binası hiç kuşkusuz Blackheads House, yani Kara kafalılar binası.

İlk olarak 1334’de inşa edilen bina çeşitli nedenlerle bir çok kez yeniden yapılmış. 1522’de giriş kapısının iki yanına kolon, 1550’lerde de Hollanda stili cephe eklenmiş. 2. Dünya Savaşı sırasında bombalanan binanın mevcut yapısı 1999’da Riga’nın 800. kuruluş yıl dönümü şerefine, aslına uygun biçimde tamamlanmıştır.

Bina, 17. yy’da Kara kafalılar olarak anılan, çoğunluğunu Almanlar’ın oluşturduğu bekar, yabancı tüccarlar tarafından kullanılıyormuş. Kuruluşun büyük patronlarından St Maurice kellesi uçurularak, şehit olmuş. Karakafalılar’ın armasındaki sembol Maure’un kafasıymış. Binanın giriş kapısının bir tarafında Ste. Mary, diğer yanda ise St. Maurice betimlenmiş.

Şimdi de bir çok filme dekor olmuş Jauniela Sokağı’na gidiyoruz.

 

 

Kim bu sokakta mola verip, bu dekoru hafızasına kazımak istemez ki… Gezecek çok sokağı, görecek çok yeri olan gezgin elbet…

Burası bir otel. Bina o kadar ihtişamlı ki, bırak konaklamayı, bir kahve içmenin bile bedeli sağlam olsa gerek…

Sokağın sonu meydana çıkıyor. Meydanda keyifli kafeler ve bütün heybetiyle Dome Kilisesi… Hedefte Jekāaba Sokağı üzerinden, Māza Pils Sokağı’ndaki Three Brothers, yani 3 biraderler. Sokaktaki 17, 19 ve 21 numaralı evler Riga’nın Ortaçağ’dan günümüze dek ayakta kalmış üç binası. Ortaçağ’da evler nasıldı diye merak ediyorsanız mutlaka görmelisiniz. Üzerlerinde yapım tarihleri yazıyor.
Avluda bile durum budur…
Hazır bu kadar eskilere gitmişken bir de kaleyi görelim.1330 yılında inşa edilmiş yapı günümüzde başbakanlık konutu olarak hizmet veriyormuş. Onarımda olduğu için üstü örtülü olduğundan kale olduğunu bile anlayamadım. Beklediğim kale biçiminden oldukça farklıydı. İyisi mi biz kalenin yanı başındaki Daugavas geçidinden nehir kenarına inelim.

 

Kalenin nehir kenarından görünüşü…
Daugava nehri Baktık turuna çıkmış lüks yolcu gemilerinin uğrak noktası. Dev cüsseli yüzen oteller Riga’nın gerdanına inci gibi diziliyor, her memleketten akın akın turist indiriyor.

Nehir boyunca yürüyüp, karşı yakayı seyretmeye doyum olmuyor. Güneşin ışıkları Daugava’yı okşarken, bulutlar bu flörte tanıklık ediyor.

Nehrin iki yakasını birbirine kavuşturan Vanšu köprüsü.
Bir de nehir kenarının efsanevi Büyük Christopher’ı var ki, ona selam vermeden gitmek haksızlık olur. Çok eski zamanlarda, henüz Riga şehri kurulmamışken Daugava nehri kıyısında, bir kulübede uzun boylu güçlü bir adam yaşar, insanları nehrin bir yakasından diğerine taşırmış. Lielair Kristaps, yani Büyük Christopher bir gece uyurken nehrin diğer yakasında ağlayan küçük bir çocuğun sesini duymuş. hemen kalkıp, çocuğu kurtarmaya gitmiş. Ancak yolun yarısında çocuk o kadar ağırlaşmış ki, Kristaps onu nehrin diğer yakasına güçlükle getirebilmiş. Çocuğu kulübesinde yere yatırır yatırmaz kendisi de yorgunluktan uyuyakalmış.

Sabah uyandığında çocuğu koyduğu yerde içi altın para dolu büyük bir sandık duruyormuş. Ölümünden sonra bu paralar Riga şehrinin kurulmasında kullanılmış ve ilk bina da Kristaps’ın kulübesinin bulunduğu yerde inşa edilmiş.

1683 yılında ahşaptan yapılmış orijinal heykel bugün Riga tarih ve denizcilik müzesinde sergileniyor. Aslına uygun biçimde yapılmış bu heykel ise 1997 tarihli.
Şimdi de sıraya eski şehir duvarının ayakta kalmış tek geçidi Swedish’i koyalım. Adını 1710’da, Rus İmparatorluğu döneminde Riga’yı koruyan cesur isveç ordusundan aldığı söyleniyor.

Geçidin altından geçip, amber mağazalarıyla dolu Torna Caddesi boyunca yürüyüp Powder Tower, yani Barut Kulesi’ni de gördükten sonra atın kendinizi Pilsetas kanalını çevreleyen, huzur dolu, yemyeşil Bastejkalns bahçesine. Uzanın yemyeşil çimenlere, kısa bir soluk alın, hatta belki kuş seslerini dinleyip, düşlere dalın. Daha göreceğimiz çok güzellik var. Biraz enerji depolayın.

Miskinliğe teslim olmadan yola devam… Raina ve Kalpaka Bulvarlarını takip ederek şehrin en görkemli yapılarının bulunduğu Art Nouveau Mahallesi’ne gidiyoruz. 20. yy’ın başlarına denk düşen yeni sanat akımının çiçek motifleri, kıvrımlar, desenler ve insan figürleriyle süslü binalarına ev sahipliği yapan bu mahalle hayal dünyanızın sınırlarını yok edecek. Elizabetes, Alberta, Emila Melngaila ve Strēinieku Caddeleri birbirinden güzel binalarla dolu. Bir açık hava heykel müzesinde sanacaksınız kendinizi.

Ve sanata saygı… Fırçayla temizlik yapılıyor… Bizdeki gibi kireçle boyanarak değil!

Çok yoruldunuz, ama değdi değil mi?! O halde şimdi kendinizi doyasıya şımartma zamanı. Son bir silkelenin, ayaklarınıza güç gönderip, Esplanāde’ye iteleyin onları. Onlar zaten siz istemeseniz de Ortodoks katedral’in görkemine dayanamayıp, içerisini görmeden edemeyecekler.

Ve günün en güzel anı, gezinizin Radisson Otel’in Sky Bar’ında, buz gibi Valmiermuiza’ları yudumladığınız andır. Hem de 5 € karşılığında. Manzarası da hediyesi…

 

Riga kanatlarınızın altında… Hezarfen olup uçası geliyor insanın 🙂

Kıssadan hisse Riga… Gerisi elbette sizin tercih ve keyfinize kalmış. Bunların dışında ne mi?

  • Kent meydanı ve Kara kafalılar binasını bir kez de gece, hava karardıktan sonra görün.
  • Eski şehrin tarih kokulu sokakları ve sokak cafeleri akşamları da ayrı bir keyif.
  • Çeşitli otlarla yapılmış, şifalı yerel içkileri Black Balsam’ı 1752’den beri hizmet veren Black Magic Bar’da tadın. Burası müze biçiminde, dekoruyla sizi asırlar öncesine götürecek bir mekan. Eşe, dosta hediye almak isterseniz Rimi, Maxima, Mego gibi marketler çok daha ekonomik olacaktır.
  • Bir çok yerde ücretsiz sokak WC’leri var.
  • Halka açık yerlerde, dış mekanlar dahil sigara içemiyorsunuz. Yasak ve cezası var!

 

JURMALA

Gezinin asıl heyecan verici kısmı şimdi başlıyor. Serüvene MİNTİ katılıyor. O, masmavi, görür görmez insanın içine mentol serinliği yayan bir yakışıklı. Daha önce İskandinavya-Lapland gezisinde çekici mi çekici Tabasco eşlik etmişti serüvene. Onunla çok keyifli maceralar yaşadık. Bakalım Minti ile de aynı yakınlığı sağlayabilecekmiyiz…

Yakıştık sanki birbirimize
İlk hedefimiz Riga’ya 28 km uzaklıktaki sahil kasabası Jurmala. Riga’dan Jurmala’ya tren istasyonunun arkasından kalkan otobüslerle, trenle ve kalenin önünden kalkan teknelerle gidebilirsiniz. Eğer kendi aracınızla gidiyorsanız kalacağınız her gün için 2 € ödemeniz gerekiyor. Kiraladığınız aracın camına yapıştırılmış Jurmala giriş belgesi varsa tıpkı bizim köprülerde yaptığımız gibi direkt geçiş yapabiliyorsunuz. Bunu ne şekilde kontrol ediyorlar, ücret ne şekilde, kime ödeniyor bilmiyorum. Minti’nin ön camında kocaman belge yapışık olduğundan biz duraksamadan geçtik.
Jurmala, 33 km boyunca uzanan bembeyaz kumsallı, mavi bayraklı plajıyla başkentin yarım saat uzağında bir tatil cenneti. Daha adımınızı atar atmaz bir tatil beldesinde olduğunuzu hissediyorsunuz.
Kasabanın kalbi araç trafiğe kapalı bir yaya yolu olan Jomas Caddesi’nde atıyor. Sağlı sollu dükkanlar, cafeler ve ayaklarında flip floplarıyla şortlu tatilciler. Yoğun bir güneş kremi kokusu…

Jomas Caddesi’ni defalarca bi boydan bi boya yürüseniz yine doymazsınız. Hediyelik eşya tezgahları, maket gibi duran ahşap evler, yol kenarındaki dev mantarları andıran şemsiyelerin altında buz gibi içeceklerini yudumlayanlar… Hava sıcak, deniz çekiyor insanın içi. O zaman dalalım yolun sonundaki Turaidas Caddesi’nden sola, bulalım kendimizi bambaşka bir curcunada.

Bu cadde de yayalara ayrılmış, son derece keyifli. Bir çok restaurant, bar, otel var. Sağda gördüğünüz şık bina tiyatro binası. Ortada bir deli, arkası denize doğru tam yol ileri..

Denizin suyu kahverengi, çamur gibi ama pislikten değil elbet… Ancak yüzmelik değil, adeta yürümelik… O kadar sığ ki, yüzebilmek için kilometrelerce yürümeniz gerekiyor. Sahilde yürümek çok daha keyifli. Güneşlenenler, voleybol oynayanlar, yürüyenler… Yer yer müzik sesleri geliyor mekanlardan.
Güneşten bunaldıysanız diğer yanınız orman, dalın ormana, serin serin, bambaşka bir güzelliğin sırlarını keşfedin Jurmala’da.

Tam zıt yöne yürürseniz Baltic Beach Hotel’in dibindeki dev kaplumbağayla selamlaşmayı unutmayın.

Bu tosbağacık uzun yaşamın simgesiymiş. Ben de kendisiyle yakın temasa geçtim ki uzuuunn yaşamında ona eşlik edeyim, uzun yaşayıp, daha çok gezeyim 🙂

Jurmala, konaklamayı gerektirmeyecek büyüklükte bir yer. Her köşesi zenginlik kokuyor. Her sokağı birbirinden güzel, bahçeli villalarla süslü. Sessiz, huzurlu, keyifli bir tatil beldesi. Merkezde turizm ofisi ile ufak bir de market var. Bana sorarsanız bir gün fazlasıyla yetiyor ama siz uzatmak isterseniz Dzintari Orman Kampı, Livu Su Parkı, Lielupe nehri gibi seçenekler var.

Denizin tam zıt tarafındaki Lielupe nehri nilüferlerle süslü ye yemyeşil bir doğayla çevrili. Bir anda o tatil kentinden uzaklaşıp, doğanın kucağında buluveriyorsunuz kendinizi. Balık tutanlar da var. Hemen dibindeki tren istasyonunda trenini manzara eşliğinde bekleyenler de.
Biz araba konaklamalı gezinin en temel sebebinden yararlanıp, yola koyulacağız. Zamanı yolda değerlendirmek, yol almak, yeni yerler görmek için. Planlanmış rotaya göre bir sonraki durağımız Dundaga. Ancak, hedef noktaya uzaklık biraz fazla olduğundan, günün son saatlerini keyifli geçirebileceğimiz, rota üzeri herhangi bir yerde geceleyeceğiz.

Bu manzarayı görünce dayanamadık. Ve bu gece torbadan Roja çıktı. Adını bile duymadığımız, bembeyaz kumsallı, küçücük bir sahil kasabası. Saat 22:10 suları, güneş yavaş yavaş yerini aya bırakacak. Manzara enfes, deniz buz gibi. Biz polarları giymişken, küçücük çocuklar denizde oynuyor. Güneş tamamen kaybolduktan sonra sivrisinekler canınıza okuyor. İstediğiniz kadar örtünün, şişlemeden bırakmıyor. Fena misafirperverler

Bu da gün sonu raporu…

Sabah sabah Roja.

Bu foto da “WC, duş işini nasıl hallediyorsunuz?!” sorusuna yanıt olarak gelsin. Sabah uyanır uyanmaz yüzümüzü böyle yıkıyoruz cicim… Siz yoksa lavabo mu kullanıyorsunuz??? 😀

Yola koyulalım, kahvaltıyı yol üstünde yapalım dedik. Ne de iyi etmişiz, yolumuza Baltık Denizi’nin Riga Körfezi’ni kucakladığı Kolka burnu çıktı. Bir başka bilinmezi keşfetmenin verdiği keyif.

Dünyanın sonu hissi uyandıran burun. Benzer bir duyguyu Ümit Burnu,Agulhas Burnu, Nordkaap’ta yaşamıştım. Kilometrelerce yüzsem bile buradan ötesi yok gibi, sonsuzluk gibi. Zaten Sovyet döneminde, sıkı güvenlikle korunan, sivillere tamamen kapalı bir askeri üs olarak kullanılmış.

Denize giren yok ama insanlar burada yürümeyi, zaman geçirmeyi seviyorlar. Bir de tesis var buruna giderken. Slitere Ulusal Parkı ise doğal yaşam açısından son derece zengin. Kuşlara ilginiz varsa dürbününüzü getirmeyi unutmayın.

Dundaga’ya giderken yolumuza çıkanlar… Vaide…

Dundaga, kalesiyle ünlü, ufak bir şehir. Kalenin yapım tarihi bilinmemekle birlikte yazılı kaynaklar 13. yy’ın sonlarını göstermektedir. Burası aslında bir saray. Mimari açıdan oldukçan önemli bir yapı.

Kalenin arkasında yemyeşil bir park var.

Dingin, huzurlu bir yer Dundaga. Bir, iki saat ayırıp, görmeye değer. Bir sonraki durağımız Venta nehri kıyısına kurulmuş liman şehri Ventspils. Bu geceyi burada geçireceğiz. Nehir, şehri ikiye ayırmış. Bir yakada tarihi dokusuyla eski şehir, karşısında ise modern yapısı ile yeni şehir.  Nehir boyunca uzanan Ostas Promenade’si, her yerde karşınıza çıkan inek heykelleri, birbirinden güzel parkları, sokakları, ahşap evleri ve kalesiyle eski şehir çok daha çekici.

Eski şehirde bir çok yerde karşınıza çıkan çeşitli inek heykelleri bir sanat projesinden kalmaymış.

Lutheran kilisesi

Kent meydanı… Mürekkeple kalemi gördüğüm yerde akademisyen ruhum ayaklanır 🙂

Ostas Promenade’nin sonundaki gezgin inek… Hemen kaynaşıverdik nedense…

Tarihin sokaklarında gezinti… Taş döşeli sokaklar, ahşap evler, Orta Çağ’dan kalma taş yapılar, sessizlik ve sokak kedileri… Avrupa’nın sokak kedili şehri…

İçinde yel değirmenli açık hava müzesinin bulunduğu bir park var. Bir çok sokakta okla gösterilmiş olmasına karşın bulana çeyrek altın verilmesi yerinde olur. Girişi izbe ve hiç umulmadık bir yerde. Adres olarak verilen Rinka Caddesi sizi koca bir ormana götürüyor. Ondan sonrası dön baba dönelim. Ormanın içinde gezen bir buharlı tren, bir kamp alanı, bir mezarlık, bir kış sporları merkezi ve dahası var. İnatla bir kaç tur attıktan sonra tesadüfen bulabildik açık hava müzesinin girişini. Hemen önünden kalkıyor nostaljik buharlı tren.

 

Belirli saatlerde kalkan nostaljik tren ormanın içinde büyük ve küçük olmak üzere iki tur yapıyor. Tren bileti müze gişesinden alınıyor. Açık hava müzesine de giriş 6 €. İçeride kocaman bir yel değirmeni, eski ahşap kayıklar, vs var. Rayların diğer tarafındaki park daha hoş göründü bize.

 

Dev çıpaların sergilendiği bir açık hava denizcilik müzesi, üstelik giriş ücreti yok. Hatta bir girişi de yok. Yer yer dekor biçiminde serpiştirilmiş bu eski gemilerden çıkma çıpalar.

Parkın içinde bir de nilüferli göl var. İnsanın içine dalga dalga yayılan bir huzur…

Veeee sıcaktan bunalanlara bol esintili Ventspils sahili.

 

Ventspils’de bir macera parkı ve bir de su parkı varmış. Bize gördüklerimiz yetti, yol çeker canımız. Rotamızda Kuldiga var. Ve yolda beklenmedik sürprizler…

Yazılı kaynaklara göre 1242’ye uzanan bir geçmişi var Kuldiga’nın… Gerçekten de gezerken kendinizi bir masalın içinde sanıyorsunuz. Venta nehri kıyısına kurulmuş şehrin tarihi merkezi UNESCO listesinde. 4,5 m yükseklikten dökülen Alekšupīte şelalesi Letonya’nın en yüksek şelalesiymiş. Görünce biraz hayal kırıklığı yaşadığımı itiraf etmeliyim.

 

GPS N 56º 58,202 E 021º 58,511

1874 yılında tuğladan yapılmış Venta köprüsü, 152 m uzunluğu, 11 m genişliği ile Avrupa’nın en uzun tonozlu köprülerinden biridir. Çarlık dönemi trafik standartlarına uygun biçimde inşa edilmiş. 2008 yılında yenilenmiş.

 

GPS N 56º 58,202 E 021º 58,644

Ve günün en keyifli anı… Tam da sıcaktan bunalmışken Venta şelalesinde serinlemek.

 

249 m uzunluğuyla Avrupa’nın en geniş doğal oluşumlu şelalenin bir de efsanesi varmış. Eski zamanlarda Dük Jakob su üzerine yerleştirilen olta düzeneğini icat edince Kuldiga, somonların havada havada yakalandığı şehir olarak anılmış. Hele bir de yaz sıcağında bu şelaleyi bir uçtan diğer uca yürüyerek geçtiğinizi düşünün…. Kolay değil elbet, ama biz zoru severiz, yeter ki ucunda keyif olsun…

GPS N 56º 58,078 E 021º 58,738

Kent parkı Kuldiga’nın en eski yerleşkesine yapılmış. fıskiyeli havuzu, ahşap yürüyüş platformu,seyir terasları ile keyifli bir ortam. Yaz mevsiminde haftasonları açık hava sineması olarak da hizmet veriyormuş. Parkın çeşitli yerlerine yerleştirilmiş 22 adet Līvija Rezevska heykeli ise ayrı bir dekor kazandırmış.

 

GPS N 56º 58.311 E 021º 57.786

Parkın ortasında bir de çiçek nehri yapmışlar. Rengarenk çiçekler bir nehiri andırıcasına akıyor.

Kent meydanına çıkan Baznīcas Caddesi açık hava müzesi gibi. Binaların hepsi tarihi ve birbirinden güzel. Hangi birini fotoğraflayacağınızı şaşırıyorsunuz. Bu caddede turizm ofisi de bulunuyor.

10 numaradaki Dük eczanesi 1622 yılından kalmış. Çerçeveli alman tekniğiyle inşa edilmiş bu bina uzun yıllar eczane olarak hizmet vermiş. Dük eczanesi denmesinin sebebi ise eczane ruhtasının dük tarafından verilmiş olmasıymış.

GPS N 56º 58.110 E 021º 58.236

Kent meydanına varmadan hemen sağ tarafınızdaki Liepāja yaya yolu sizi adeta içine vakumlayacak. Farklı yüzyıllardan kalma ender binaları, dış kapıları, çatı pencereleri ve süslemeleriyle 17. yy’dan 20. yy’a mimari dönüşümü sergiliyor.

GPS N 56º 58.103 E 021º 58.228

Liepāja yaya yolunun sonunda, çiçek marketi yakınındaki Teleport heykeli.

Ön yüzü cilalanmış, parlak aliminyumdan yapılmış ve 21. yüzyılı simgeliyormuş.

Paslanmış demirden yapılmış arka tarafı ise 17. yy’ı simgeliyormuş.

Arkamda kent meydanı, yüzüm Baznīcas Caddesi’ne dönük. Zaman tünelinde geziniyorum.

Kent Meydanı, 7 numarada bulunan bu bina şehrin en eski ahşap binası. Çatı penceresi ve çatısındaki bonuzlu at biçimindeki rüzgar gülüyle nasıl da estetik.

Eğlenmeyi seven, neşeli insanlar olduğumuzdanmıdır, yoksa şansımızdan mı bilinmez ama her gittiğimiz yerde bir şenliğin ortasına düşüveriyoruz. Burada da bir “HOŞ GELDİNİZ” karşılamasına denk geldik. Pek mutlu olduk…

 

Kuldiga’yı hakkını vererek gezdiğimizi düşünerek günün sonunu karşılamak üzere 87 km uzaklıktaki Liepāja’ya yola koyuluyoruz. Ve daha yolda sürprizler çıkıyor önümüze. Yol üzerindeki Aizputes duraklamakdan geçilmeyecek kadar masalsı güzellikte, ufacık bir yerleşim birimi.

Yolumuza çıkan bu arkadaş da bizim gibi yerinde duramayanlardan 🙂 Bize uğur getireceğini ve daha çok gezeceğimizi umuyoruz…

Aizputes’de sıradan bir sokak, sonu kiliseye çıkıyor.

Siz olsanız burada durmadan geçebilirmiydiniz???

Rüzgarın doğduğu yer olarak bilinen Liepāja, güzel bir plaja sahip bir kıyı şehri. Söylentiler kuvvetli rüzgarlar sonrasında kıyıya vuran amberlerden söz etse de, siz pek heveslenmeyin. Yine de ufak bir balıkçı köyüyken bugün Letonya’nın üçüncü en büyük şehri Liepāja’yı rotanıza mutlak ekleyin.

Her zamanki gibi gezmeye eski şehir merkezinden başlıyoruz. Tirgonu Caddesi, 22 numaradaki bu binada, 1943-1945 yıllarında 11 yahudiyi saklayarak, hayatta kalmalarını sağlayan Roberts & Johanna Seduls çifti yalnızca Liepāja tarihine değil, insanlık tarihine adlarını altın harflerle kazımışlar. Kuršu caddesi eski şehrin neredeyse kalbine oturmuş.
Graudu, Dzintaru ve Liepu Caddeleri ise şehrin mimari zenginliklerini görebileceğiniz birer açık hava müzesi gibi.

Batıklar’ın ilk elektrikli tramvayı Liepāja’da. 1899 yılından bu yana hizmet veren tramvay 15 km’lik bir hatta çalışıyor. Bir terminalden diğerine varış yarım saat sürüyor ve yol boyunca hem şehir merkezi ve yerleşim birimleri, hem de endüstriyel bölgeyi görmek münkün.

Madem ki günü burada batıracağız, rotayı bunun için en elverişli yer olan Seaside park’a çevirelim ve 1860’larda Rus Çarları’nın yüzmek için tercih ettiği ve günümüzde hala popülaritesini sürdüren Liepāja sahili ve parkını keşfedelim.

19. yy’ın sonlarına tarihlenen sahil parkı ise yemyeşil doğası, cafe’leri ve Letonya’nın en büyük baterisiyle son derece keyifli zaman geçirilecek bir yer.

Parkın içinde ayrıca çocuklar için bir oyun alanı, gençler için skate parkı, Daugava stadyumu, tenis kortları ve mini golf alanları bulunmakta.

Kumsalla buluşma noktasında ise denizde kaybolan denizci ve balıkçılar anısına dikilmiş bir heykel var. Rüzgarın doğduğu yer olarak anılan bu şehirde balıkçılık ve denizcilik de oldukça güç ve tehlikeli olsa gerek.

Ve bugün de günü batırmak Liepāja’nın 8 km’lik bembeyaz kumsallı, mavi bayraklı, bol rüzgarlı sahilinde kısmetmiş.

Dönüş yolu da ayrı bir güzel. Peldu sokağı sağlı, sollu birbirinden ihtişamlı, geçen yıllara meydan okumuş binalarla süslü. Bir de o sivrisinekler olmayaydı… Balaclava’nın üstünden beynimin kanını emdiler…

Geceyi şehrin en ihtişamlı oteli Promenade’nin bahçesinde geçirdik. Tabi ki Minti’nin sevgi dolu kucağında 🙂 Otel adını tam önünden geçen yürüyüş yolu Promenade’den alıyor. Geçmişi 1797’ye dayanan kırmızı tuğla bina,  dünyanın dört bir yanından gelen mallarını depolayan iki alman tüccara aitmiş. Asırlar öncesinin ambarı, 2007 yılında otele dönüştürülmüş. Bizim gibi bahçesinde yatmak pek az kişinin tatil anılarına girer ama iyi bir ücret karşılığında bu şık binada konaklayabilir, sabah gözünüzü bu manzaraya açabilirsiniz.

Otel’in hemen önünde şehrin en görülmesi gerekenlerinden Amber saati bulunuyor. Benim kafamdaki amber saatini düşünürseniz, benim gibi gözünüzün önündeki saati göremeyip, sormak durumunda kalırsınız 🙂 Zira bu, bir kum saati ve oldukça ilginç bir öyküsü var.

2003 yılında düzenlenen “Amberinizi Liepāja zamanına bırakınız” kampanyası çerçevesinde halkın bağışladığı 50 litrelik minik amber parçalarıyla yapılmış saat Liepāja’da geçen unutulmaz zamanı simgeliyormuş.

Güne böyle güzel bir yerde başlayıp, kahvaltıyı şehrin kalbi Gül Meydanı’nda yapıyoruz. Kahvaltılıklar marketten, mis kokular güllerden. Oturun bir banka ve kahvaltınızın keyfini çıkarın. Minik dostlarınızı da unutmayın. Zaten onlar hemen yanınıza gelip, paylarına düşeni istiyorlar.

  1. yy’da pazar meydanı olarak hizmet verirken, 1910 yılında pazarın taşınmasıyla, belediye burayı bahçeye dönüştürmüş. Günümüzdeki gül havuzu şeklini ise 2000 yılında almış. Çevresindeki amblemler Liepāja’nın kardeş şehirlerini gösteriyor.

Elinde kırmızı-yeşil Liepāja bayrağı tutan birini görürseniz, 2 saatlik şehir merkezi gezisine bahşiş usulü rehberlik etmek için orada bekliyordur. Genellikle 1 Haziran – 31 Ağustos tarihleri arasınsa, saat 14’de görmek mümkün.

Hem kendimizi, hem de minik dostlarımızı beslediğimize göre gezmeye devam. İlk durak Peter pazarı.

 

Kurš caddesi, 5/7/9 numarada bulunan Peter pazarı, şehrin en büyük, ülkenin ise ikinci büyük pazarı. Çeşit çeşit meyve, sebze, mantar, et ve süt ürünleri, çiçek ve çiftlik ürünlerinin satıldığı pazar, son derece renkli ve keyifli. 1910 yılında açılmış market binasının tavanı gün ışığından yararlanmak üzere geniş pencerelerle tasarlanmış.

 

Pazarın dışı da içi kadar renkli tezgahlarla dolu.

Sanata ve sanatçıya eğer veren bu şehri gezerken Zivju caddesi’ne uğramamak haksızlık olur. Notaları takip edin yeter…

Sokak, sağlı sollu, Letonyalı müzisyenlerin bronz kalıplardaki el baskılarına ev sahipliği yapıyor.

Gez gez bitti, yaz yaz bitmiyor… Buralara kadar yolunuz düşmüşken Holy Trinity Katedrali’ni de görmeden gitmeyin. 1742 tarihli taş bina ilk olarak alman papazlar topluluğuna hizmet vermiş. Katedralin en önemli hazinesi ise dünyadaki en büyük olan mekanik orgu. İçeride fotoğraf çekilmesi yasak olduğundan sizin hayal sınırlarınıza bırakıyorum. Ama belirteyim ki epey zorlamalısınız…

Bunun dışında zamanınız elverirse geleneksel el sanatları atölyelerine ve sanat galerilerine ev sahipliği yapan yaratıcı mahalle olarak anılan Dārza ve Kungu caddelerine de uğrayın. Şehrin tarihine ithafen bir kaç kare daha aktarıp savaş limanı Karosta tarafına çeviriyoruz rotayı.

 

Şehrin kuzey bölümünün üçte birini kaplayan Karosta, Baltık ülkeleri tarihindeki en büyük askeri alan. Rus çarlığının estetiğiyle Sovyet sağlamlığını harmanlayan bir askeri mimari anlayışı. 1890, Rus Çarı Alexander III’ün resmi emriyle şehrin kuzeyinde yoğun güçlendirme çalışmaları ile bir askeri kamp yapıldı. Oğlu Çar Nicholas II’nin Alexander III limanı olarak adlandırdığı bölge, kendi altyapısı, lağım gideri, elektrik santrali, okul ve kiliseleriyle tamamen özerk bir bölge olmuştur. Letonya’nın ilk bağımsızlık döneminde git gide Kara Osta, yani Savaş Limanı olarak anılmış, Sovyet istilası boyunca halka kapalı, gizli bölge olarak korunmuştur.

Bölgeye bu güzel köprüden giriş yapıyorsunuz. 90º birbirinden ayrılan iki kirişli Oskars Kalpaks köprüsü Letonya ve Liepāja’da türünün en eskisidir. Yapımında fransız mühendis Alexander Gustave Eiffel’in çizimlerinden ilham alındığı düşünülür.

Karosta askeri hapishanesi 20. yy’ın başlarında denizcilerin ve astsubayların kısa süreli disiplin cezası aldıkları yer olarak kullanılmıştır. Daha sonra sovyet ve leton donanmasının cezaevi olarak hizmet verdi.

Hücre duvarlarında 1997’deki son mahkumların kazıdıkları takvimler, resimler, slogan ve mesajlar bulunmakta.

Günümüzde turistik hizmet veren hapishaneyi gezmek, parmaklıklar ardında kalmak, hatta hapishanede geceleyip, bankta ya da demir karyolada uyumak mümkün. Ya da mahkum üniforması içinde fotoğraf çektirebilirsiniz. Daha da ötesi bir deneyim yaşamak istiyorsanız kendinizi kapkaranlık bir hücrede, mahkum ayakkabıları ayağınızda, dikelek sabahlamak üzere bulabilirsiniz!!! Tabi bunu önceden planlamak şartıyla… Kısa süreli turlar ise yalnızca rehber eşliğinde ve belirli saatlerde düzenleniyor. Bilgi için info@karostacietums.lv

Karosta bölgesini gezerken bölgenin gerek görsel gerekse ruhani anlamda önemli yapısı Aziz Nicolas Ortodoks Denizciler Katedrali’ni de unutmayın.

  1. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla çanları ve ikonları dahil olmak üzere çok sayıda değerli parçası Rusya’ya götürülmüş. Kalan kısımları ise Alman işgalciler tarafından yağmalanmış. 1920-30 yıllarında letonya hükümeti tarafından Liepāja garnizonu lutheranları için kilise yapılmış. II. Dünya Savaşı’nın bitişiyle Liepāja’ya yerleşen Sovyet Donanması bölgeyi halka kapatıp, gizli alan ilan edince katdral binasını spor salonu, sinema, dinlenme odası olarak askerler gereksinimlerine uygun biçimde kullanmışlar. 1991 Eylül’ünde askerler burayı terk edince aynı yılın Aralık ayında ibadet amaçlı kullanımına kavuşmuş.

Katedrāles caddesi 7 / Studentu rotas caddesi 7

Karosta’nın gizil gücünün ve askeri öneminin en somut hissedildiği yer kuzey dalgakıranı. Rüzgardan zor ayakta dururken, kudurmuş denizin yüzünüze çarpan dalgaları ve ufuktaki sonsuz boşluk gerçek bir sürgün yerinde olduğunuzu hatırlatıyor. Denizin rengi bile iç bulandırıcı… Bir sis perdesinin içinde uzanan, sonsuz görünümlü dalgakıran…

  1. yy’da inşa edilmiş, 1800 m uzunluğunda, 7.35 m genişliğindeki dalgakıran Liepāja kalesi ve donanma limanının önemli bir parçası iken günümüzde gün batımı severlerin gözdesi olmuş.

Karosta’da görülecekler listesinde bir sonraki durak soykırım kurbanları anıtı. 7 kollu şamdan (Menorah) biçimindeki anıt II. Dünya Savaşı’nda katledilmiş insanlara adanmış.

 

Ve son olarak Kuzey Tabyası (The Northern Forts). 19. yy’ıl sonu ve 20. yy’ın başlarında, Liepāja Donanma Üssü’nü olası bir düşman saldırısında koruma amaçlı inşa edilen kalenin bir parçasıdır. 1908 Kasım’ında kale, yapımı üzerine 10 yıl bile geçmemişken, stratejik açıdan hatalı olduğuna karar verilerek terkedilmiş. Topların bir kısmı Litvanya’daki Kaunas kalesine taşınmış. Topçu bataryalarını, barut depolarını ve yeraltı sığınaklarını havaya uçurma girişiminde bulunulmuşsa da beklendik sonuca ulaşılamamış.

 

Daha fazlasını görmek isteyenler için rehberli turlar var. Kapkaranlık labirentlerin içinde 5 duyunuzu kullanarak hareket ediyorsunuz. Ben merakımı gidermek için içeri girip 2 dakika zor dayandım. Aşağıdaki kasaveti hiç merak etmem.

 

Tura katılanları nasıl aşağı indirdiklerini bilmiyorum ama bu teknikle olmadığı kesin. Gördüğünüz delik, yukarıdaki makaraya bağlanan iple cezalının aşağıya salındığı, gördüğünüz kadar dar, ceza bölümü. İçerisi bir insanın zor sığacağı genişlikte ve karanlık sıfatının aydıklık kalacağı kadar siyah. Gözümün önüne getirirken bile soluğum kesildi!!!

3 ülkelik gezimizin ilk ayağı olan Letonya’dan ayrılıyoruz. Sırada yepyeni keşifler, keyifler ve maceralarla Litvanya var. Bugün de Letonya’da Sabah Litvanya’da Akşam’lıyoruz 😉

PALANGA

Litvanya’ya en gözde tatil şehrinden, Palanga’dan giriş yapıyoruz. O kadar gözde ki yaz mevsiminde nüfus beş katına çıkıyormuş. Son derece şık yazlık villalar, yemyeşil çam ormanları, ucu bucağı belli olmayan bir botanik bahçesi, amber müzesi, Biruté tepesi, J. Basanaviciaus caddesi, upuzun kumsalı ve dillere destan iskelesiyle tam bir sayfiye yeri.

Kendi aracınızla gidiyorsanız park sorunu yaşayacağınızı baştan belirteyim. Yaz aylarında çok kalabalık olduğundan merkezde park yeri bulmak zor ve her yer ücretli. İşin daha tuhaf kısmı ise aracınızı parkettikten sonra kaç saat kalacağınızı öngörüp ona göre biletmatikten para atarak bilet alıyor ve bunu ön camınızın içine, görülecek biçimde yerleştiriyorsunuz.

 

Belirttiğiniz saatte gelemezseniz ne oluyor, o kısmını bilemiyorum. Tahmininden daha önce otoparktan ayrılan bir adamcağızı elimize tutuşturduğu ödenmiş bilet yüzünden değnekçi sanıp, yamyam gibi kaçışımızın ayrıntılarına ise hiç girmeyeceğim…

Eğer park ücreti ödemek istemiyorsanız villaların olduğu sokaklara dalıp, yol kenarında yer bulana kadar dolanmanız gerekiyor.

Şehrin kalbi yalnızca yayalara ait olan J. Basanaviciaus caddesi’nde atıyor. İskeleye kadar uzanan upuzun cadde sağlı, sollu cafe, bar ve restaurant’lara ev sahipliği yapıyor.

Üstelik bir tarafından da şirin bir çay akıyor. İçine fıskiyeler koymuşlar, etrafı yemyeşil…

Her zaman söylerim; sokak müzisyenleri şehrin renkleridir. Onları görmeden geçmeyelim. Yaptıkları müziği keyifle dinleyip, arkamızı dönüp gitmeyelim. Her şeyden önce emeğe saygı…

Yürüyüş yolu kumsalda son buluyor ve şehrin en gözdelerinden biri olan iskeleye bağlanıyor. 19. yy’ın sonlarında şehre ulaşmakta zorlananlara kolaylık sağlamak amacıyla 1888 yılında Kont Juozapas Tiškevičius tarafından yaptırılan iskele bir kaç yıl içerisinde gemiler için kullanışsız duruma gelmiş. 1998 yılında yeniden inşa edilen iskelenin uzunluğu 470 m.

Dalga ve martı sesleriyle gün batımını izlemeye gelenlerin sayısı oldukça fazla. İskele girişine tahta banklar koymuşlar sıra sıra. Yine de erken gelen yer kapar mantığını göz önünde bulundurun.

Güneşi batırdıktan sonra akşamın en keyifli saatleri J. Basanaviciaus caddesi’nde volta atarak, bir restaurant’da canlı müzik eşliğinde coşarak, ya da bir barın terasında geleni geçeni seyrederken buz gibi biranı yuvarlayarak geçer.

Ve elbette en tatlı sabahlar kahvaltıyla başlar. İster yol kenarında bankta, ister bir cafe’nin terasında.

Çok yedim diyenlere ister şehirde bisiklet turu, ister botanik parkında yürüyüş.

1897 yılında Kont Feliksas Tiškevičius tarafından, 100 ha üzerine kurulmuş park, fransız peyzaj mimar Eduarda Fransua André tarafından düzenlenmiştir ve 500 çeşit bitkiye ev sahipliği yapmaktadır. Amber müzesi de bu parkın içindedir. Günün en sıcak saatlerinde bile ağaç gölgelerinin serinliği ve ağustos böceklerinin sesleriyle huzur verici bir havası var.

Yediklerimizi erittiysek bembeyaz kumsala ve buz gibi Baltık denizine kavuşma zamanıdır. Sakın demeyin “madem yüzecektik, ne diye bizi bisiklete bindirdin, parkta yürüttün”. 1) Tok karnına yüzmek son derece tehlikeli ve zevksizdir. 2) Baltık suyunda yüzmek ne ister bilemedim, buz gibi, buzzzz…

Ayrılıyoruz ufak ufak Palanga’dan… İyi ki gezimize dahil etmişiz. O kadar keyifli zaman geçirdik ki, harcadığımız onca enerjiye karşın enerji dolu ayrılıyoruz buradan. Darısı başınıza diyeyim. Hatta belki daha uzun zaman ayırıp, bizim görmediğimiz Biruté tepesi, Sainte Marie kilisesi, Amber müzesi’ni de gezersiniz.

Elveda Palanga.

Hedef noktamız 30 km uzaklıktaki Klaipeda. Minti’nin karnı acıkmış. Benzinin litresi 1,292 €. 38,69 litreyle, 49,99€’ya doydu ekonoMinti’m 🙂

Klaipeda, eski şehir merkezinin estetik yapısıyla zamanda yolculuk yaptıran sevimli bir şehir. Bakmayın sevimli dediğime, Litvanya’nın üçüncü büyük şehriymiş. Ücretsiz park yeri bulmak bir çuval pirinçte taş aramaya benziyor.

Tiyatro meydanı eski şehir merkezinin merkezi. Buraya pazar kuruluyormuş, ama bugün terkedilmiş gibi. Hava yağmurlu olduğundanmıdır, yoksa pazarın kurulduğu güne denk gelmeyişimizden mi bilemedim.

Turgaus caddesi boyunca tarihe tanıklık etmiş, birbirinden şık binalar var. Turizm ofisi de bu caddede.

Sıradan bir sokakta, sıradan bir mekan. İnanın içeride değil, dışarıda oturup, bu güzelliği seyredesi geliyor. Hava kasvetli, yağmur ha yağdı ha yağacak. Gezilecek, görülecek ne var diye gittiğimiz turizm ofisinde sıramızı beklerken bugün bir bira festivali olduğuna kulak misafiri oluyoruz. Ve tabi ki sıramız geldiğinde ilk sorumuz festivalin nerede olduğu.

Ülkenin büyük bira üreticilerinden Švyturys, fabrika bahçesinde festival düzenlemiş. Biraya gönül vermiş bizlerin uğramadan geçmesi olmaz elbet… Hem tesisi gezip, üretim aşamalarını görüyor, hem de taze üretim bira içiyorsunuz. Müzik ve dans da hediyesi.

Yağmur başlayınca gezinin mayasına su kaçtı. Görülecekler listesini katlayıp cebe koyduk ve kendimizi Tiltai caddesi’ndeki Friedricho Pasažas’a attık. Adından da anlaşılabileceği gibi bir pasaj. Kısa bir koridoru andırıyor, sağlı, sollu restaurantlar, cafe’ler var ama nedense pek samimi görünmüyorlar. Sanki “oturacaksan hesabı şimdiden kabul ediyorsun” tadında bir hoş geldin’lik… Yine de son derece tarihi, şık ve görülmesi gereken bir yer. 1700’lerin başlarında tüccar ve zanaatkarların yaşadığı bölgedeki bu pasaj, limandan yük taşıyan arabacıların kısa süreli dinlenme yeriymiş.

Yağmur hafifleyince rast gele dalıp çıktığımız sokaklarda karşımıza çıkanlar…

Bir duvara ancak bu kadar hayat verilir…

Klaipeda günübirlik gezilecek büyüklükte bir yer. Yağmura direnebildiğimiz ölçüde gezimizi tamamladığımızı düşünerek, buradan ayrılıyoruz. Göremediklerimizi sizin görebilmenizi dileyerek bir sonraki durağımız olan, ülkenin ikinci büyük şehri Kaunas’a hareket ediyoruz.

200 km’lik yolculuğumuzdan yolumuza çıkanlar… Hava Palanga’dan çıktığımızdan beri bol yağışlı, pek sevimsiz. Yağmurun neredeyse her gün yağdığı topraklarda baltık yağmuruyla ıslanmamak geziye haksızlık olurdu zaten.
Kanunas’a akşamın en keyifli saatlerinde varıp, yağmurla karşılanmak misafirperverlik çerçevesine pek sığmadıysa da yağmurun kısa sürmesiyle iş tatlıya bağlandı.

Kaunas, geçmişte Rus İmparatorluğu’nun önemli bir kalesi, iki dünya savaşı arasında ülkenin başkentiymiş. Eski şehri ortadan ikiye bölen ve yeni şehirle birleştiren 2 km’lik Vilniaus caddesi 16. yy’dan kalma binaları, sağlı, sollu cafe’leri, barları ve parke taşı yoluyla şehrin kalbinin attığı yer. Ve günün her saati canlı.

 

Geniş, ferah ve ağaçlıklı yolda geçmişten günümüze yürürken…

Ve yolun sonunda karşımıza çıkan…

Kaunas, tarihi dokusunu bozmaksızın günümüz gereksinimlerine uygun biçimde yapılanmış. Eskiyle yeninin harmanı son derece uyumlu. Bir köşesinde 16. yy’dan kalma dimdik ayakta duran, bakımlı binalar, diğer köşesinde ise aradığınız her şeyi bulanileceğiniz koca alış veriş merkezleri (Akropolis)

Yeniye uzanan çağdaş mimari tarzda bir köprü.

Vilniaus yaya yolunu eski şehir tarafına doğru yürüdüğünüzde ise kent meydanına varıyorsunuz (Rotušės caddesi). 1542 tarihli meydana vardığınızda Aziz Francis Xavier Kilisesi ve Cizvit Manastırı’nın kuleleri karşılıyor tüm heybetiyle. Turizm ofisi de bu meydanda. İyisi mi siz oradan bir kent haritası alın ve bu güzel şehrin sokaklarında kaybolun.

 

Bir başka önerim ise Nemunas nehri kıyısında zaman geçirmeniz konusunda… İster bisiklet, koşu, yürüyüş gibi sportif etkinlikler yapın, ister kitabınızı alıp,kafa dinlemeye kaçın. Fotoğraf makinenizi yanınızdan eksik etmeyin; tarihi köprüyü en güzel buradan göreceksiniz. Biz kahvaltıyı tercih ettik. Pek de iyi ettik.

Kaunas’a veda etme zamanı geldi. Daha planda yollar, sürprizler, yenilikler bizi bekler. Rotamızda bir sonraki durak 80 km uzaklıktakiTrakai. Sabahın ilk saatlerinden beridir cömertçe ortalıkta dolanan güneşin de peşimizi bırakmamasını umuyorum.
Trakai girişindeki Galves gölü hemen sizi içine çekiveriyor

Buraya tek kelime ile Ba-yıl-dım; insanlar mangallarını yakmışlar, hem güneşlenip, hem piknik yapıyorlar. Çocuklar gölde oynayıp, suyun tadını çıkarıyorlar. Kuğular da kıyıda dolanıp kah çocuklarla cilveleşiyor, kah büyüklerin yemeklerinden pay istiyorlar. Herkes Pazar’ın tadını çıkarıyor.

Göl suyu o kadar soğuk ki, arabada kalmış 2 şişe birayı salıyoruz, buz gibi değilse de serin serin içiyoruz…. Boşuna dememişler, su hayattır diye…

Bu güzelim suya girmeden olur mu?!… Hem çimiyoruz, hem yüzüyoruz… Gezi bütçesine katkıda bulunurken, keyfin dibine vuruyoruz. Biz bunu çok yapıyoruz 🙂

Merkeze geldiğinizde ise kendinizi bir peri masalının kahramanı hissediyorsunuz. Haftasonu inanılmaz bir nüfus artışı oluyor. Tıpkı bizdeki Polonezköy gibi. Kendi aracınızla geldiyseniz otopark ücreti ödemenin de ötesinde boş yer bulmanız gerekiyor. Gölde yüzmek, balık tutmak, kano, deniz bisikleti, yelkenli botla gezmek gibi bir sürü etkinlik yapabilirsiniz.

Sıcak hava balonuyla bu güzellikleri kuş bakışı seyretmek de mümkün. Özellikle gün batarken muhteşem bir keyif olmalı.

Trakai Kalesi küçük bir ada üzerinde ve Büyük Litvanya Dükalığı döneminde bir yönetim merkeziymiş. 17. yy’daki savaşlarda ciddi zarar görmüş olsa da 20. yy’da başarılı bir şekilde onarılmış ve bugün Trakai’den geçen herkesin gözdesi.

Kybynlar, yani burada yaşayan Karay Türkleri. Ataları 1397 yılında Kırım’da esir alınan Müslüman ve Yahudi Tatar Türkleriymiş. Sonraları kraliyet muhafızları olarak görev almışlar. Geleneklerini koruyan Karay Türkleri günümüzde de 3 pencereli, caddeye bakan tahta evlerde oturuyorlar. Geleneksel lezzetlerini sundukları bir de restaurantları var.

 

Kibinai, geleneksel kıbın çöreği. Kıymalı, peynirli, otlusu var. Bana göre hiçbir özelliği yok; karaköy poğaçasından farksız, hamur…Ama yine de deneyip kendim karar vereyim derseniz, günahı 2 €’cuk…
Ada üzerindeki kaleye bu ahşap köprüden giriliyor. Manzara o kadar güzel ki insan iki ileri bir geri yürümek istiyor yolu uzatmak için.  Gölün kıyısında sazlar, yürürken gıcırdayan tahta köprü ve ufukta uzanan gölün üzerinde ördekler, nilüferler ve çiseleyen yağmurun tatlı serinliği…

Bahçede ve zindanda ortaçağ işkence aletleri, kalenin iç odalarında eski zamanlardan kalma eşyalar ve yaşam biçimleri sergileniyor.İçeri giriş paralı. Gezecekseniz daha sabahın ilk saatlerinde kalabalık turist gruplarının akın ettiğini ve fotoğraf çekmek için bile mücadele vermeniz gerektiğini hatırlatayım.

Biz bahçeden gezmekle yetindik. Bu kadarı bize fazlasıyla yetti. Gruplar içeriye girdikleri için de bahçede dilediğimizce zaman geçirip, fotoğraf çektik. Planımızda başka görülecekler var.

Her ne kadar bir çok gezgin için sırf bu kale için yarım gün ayırmak gerekse de biz bir parmak bal çalıp yakın civarda ve yol üzerinde görülecek başka güzelliklerin peşine düşmeyi yeğliyoruz. Ne kadar çok keşif o kadar çok keyif. Rotada Trakai Rykantai yolunun Budos köyüyle birleştiği noktada, Užutrakis malikanesi yakınında bulunan Melekler Tepesi var. Litvanya’nın 1000.yıl dönümü ile Kutsal Bakire Meryem Ortodoks Kilisesi’nin 600. yaş günü şerefine 12 Eylül 2019’da bu tepeye çok sayıda ahşap melek heykeli yapılmış.
Sadakat, aşk, umut, düşünce özgürlüğü, arkadaşlık, kendini kurban etme gibi manevi değerleri betimleyen, 5 metreye yakın uzunluktaki heykeller meşe ağacından yapılmış.

Pek çok ziyaretçi bu heykellere minik seramik melekler asarak iyi dileklerde bulunmuş. Kimileri de bozuk para bırakmayı tercih etmiş. Biz ise her birini inceleyip, fotoğraflayarak belleğe kaydediyoruz.

 

 

Ahşap melek heykellerine adak amacıyla asılan içi çıngıraklı minik melek biblolar rüzgarla sallandıkça kulağa hem çok hoş, hem de bir o kadar gizemli gelen sesler çıkarıyor.

Bu dilekler sizce hangi meleğe adanmıştır??? Her çağda, dünyanın her yerinde, ille de AŞK!

Görmeseymişim yazık olurmuş diyerek, yeni görüleceklerin peşine düşüyoruz.

Vinius yönünde ilerlerken Paneriai’deki soykırım açık hava müzesini bulana kadar defalarca kaybolup, yoldan çıksak da vazgeçmiyoruz. İyi ki de geçmemişiz… Gördüğünüz son kahverengi tabeladan sonra bir daha müzeyi işaret eden hiçbir belirti göremiyorsunuz. Bu kadar uzakta olması mümkün değil demeyin, Agrastu Sokağı’na kadar devam edin. Varacağınız nokta tren yolu paraleli izbe, neredeyse birkaç evin dışında hiçbir şey olmayan bir köy. İşte tam orada soykırım müzesi, koca bir ormanın içinde.

GPS N 54º 62.750 E 025º 16.361

  1. Dünya Savaşı öncesinde Vilnius ve civarında yaşayanların çok sevdikleri bir mesire yeri olan orman, 1940 ve 1941 yıllarında Kızıl Ordu askerlerince bir askeri üs ve cephanelik olarak kullanılmış. Bu dönemde yakıt deposu ve ambar olarak kullanılmak üzere ormaın çeşitli yerlerine 7 büyük çukur kazılmış. Daha sonra Almanlar tarafından ele geçirilen bu üs bir infaz merkezine dönüştürülmüş.

 

Gözlerden uzak, gürültüyü hapseden ormanlık alan toplu katliamlar için son derece elverişliydi. Vilnius’a yakın olması da kurbanların kamyonla, demir yoluyla ve hatta yürüyerek getirilmesine olanak tanıyordu.

7 Temmuz 1941 – Nisan 1944 aralığında çoğunluğu Yahudi olmak üzere 100000 kişi burada katledilmiş. Her ne kadar gezerken içiniz burkuluyor, yüreğiniz büzüşüyorsa da görmenizi salık veririm… Bir yanınız tarihin acımasız gerçekleriyle yüzleşirken, diğer yanınız savaşların bitmek bilmez yıkıcılığını sorgulayacak…

170 total views, 2 views today

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *